5,000 Yıllık Sumer-Türkmen                      

baglary

(Tarih, kültür ve Dil Açisindan Bir Çalişma)

 

 

 

 

 

 1- Güney Türkmenistan(Anau)dan bulunmuş simgeler (takr.4000 y. m. ö.)

2- Elam öncesi harflar 

3- Eski Sümer harflari                                

4- Harappa(Hindistan)dan bulunmuş simgeler

 

(Masson, V. M. „ Das Land der Tausend Städte“ 1987 München, s. 38)

                                                          B. Gerey

 

 

Saf altin ve yakutdan yapilmiş

Öküz başinin heykeli

Türkmenistan – Altindepe

 

 

 

 

 

 

(M. Ö. 4000 (bazilere göre 300) yila aid)

Bu heykel insanlarin ilk kez tarimciliga geçmesinin simgesidir.

 

(Turkmeniya, 1987 Moskova, s. 31)

 

ÖNSÖZ

 

Atalarımızdan bize; "eskisi olmayanın yenisi de olmaz",  “geçmişini bilmeyenin geleceği de olmaz” gibi öğüt verici sözler kalmıştır. Onların binlerce yıllık tecrübesinden geçip, kuşakların düşüncelerinde yoğrulmuş bu sözlerin gerisinde büyük bir gerçeğin var olduğunu gün geçtikçe daha iyi anlamaktayız.

            Geçmişi araştırarak atalarımızın dünya uygarlığına kattığı  birikimi bilmek, onların kendi elini, kutsal ata vatanını, ana toprağını koruyarak sonraki kuşaklara daha gönençli ve güzel bir şekilde devretmek uğrunda verdiği kahramanlık dolu mücadelelerini öğrenmekten her toplumda bir ulusal gurur ve kıvanç doğar. Bu kıvanç insanın ruhuna güç, koluna kuvvet ve yüreğine gayret verir. Ancak bunun tersine, kendi geçmişine güvenmeyen, başarısına inanmayanlar ise karamsarlığa, ruhî zayıflığa düşüp başkalarının kulluğuna teslim olmaya uygun hale gelir. Böyle bir duruma düşmüş ulusların tarih sahnesinden ebediyen kaybolmaya mahkum olduğunu biz, hem tarih sayfalarında okuyor hem de günümüzde açıkça yaşıyoruz.

            Ana vatanımızın bağımsızlığı onaylandığından beri bilim adamlarımız, özellikle tarihçiler ve arkeologlarımız daha özgür çalışma ve araştırma ortamı bulmuşlardır ve bu sayede daha cesaretli davranıp önemli eserler ortaya çıkarmaktadırlar. Aşkabat’ta Türkmen tarihi üzerine uluslararası kurultaylar düzenlenmesi, on yıllık ulusal kalkınma ilan edilmesi gibi faaliyetlerin de bu tarihi zaruretten doğduğu açık bir gerçektir.

            Biz de bu gerçekten ilham alarak kendi geçmişimizi, kültürümüzün köklerini eski tarihte ve tarih öncesinde atalarımızın dünya uygarlığına katkılarından öğrenmek amacıyla manevi bir yolculuğa çıktık. “Ümitli kuş Kâbe’ye yetmiş” atasözü gibi, ulu tanrının yardımıyla bu yolculuktan eli boş çıkmadık. Tam tersine bizim çok şanlı ve gurur verici geçmişimizin var olduğunun farkına vardık.

            Elbette bizi bu işe yönelten gerçek, arkeologların ve tarihçilerin yıllarca anavatanımız Türkmenistan’da gerçekleştirdiği bilimsel araştırmalarının sonuçları oldu. Bu çalışmalar M.Ö. 6000 yılından itibaren eski Türkmenistan’da yaratılan görkemli uygarlığın insanlık tarihinde pek büyük rol oynadığını ve bu uygarlığı ortaya çıkaran atalarımızın izinin ise dünyanın aşağı yukarı ilk uygarlık ocaklarının hepsinde görüldüğünü ortaya çıkarmıştır.

            Bu çalışmada biz, eski Türkmenistan ile Mezopotamya arasındaki ilişkileri ve atalarımız ile Sümerlerin akrabalığını ortaya koymaya çalıştık.

             Mezopotamya'nın esrarengiz tepeleri ve onların eteklerinde kalan paha biçilmez hazineler 12. yüzyıldan başlayarak Avrupalı tüccarların ve ardından bilim adamlarının ayağını bu uçsuz bucaksız çöllere çekmiştir. Bu ilginç tepelerin uzun çağlardan beri sinesinde sakladığı geçmişi günümüze getiren yazılarının okunup sırlarının çözülmesini sağlayan Sümeroloji bilimi yüzelli yaşındadır. Şimdiye kadar çok şeyin üstü açılmış olmasına rağmen bu konuda hala kesinleşmemiş bir çok sırrın varolduğu kabul edilmektedir. Örneğin Sümerler Mezopotamya’ya nereden gelmişlerdir? Onların doğdukları yerler nerelerdir? Dilleri günümüzdeki dillerin hangisi ile akrabadır? gibi soruların cevapları hala kesin olarak verilememiştir.

            Biz bu soruların bazılarına, tarihi ve arkeolojik gerçeklerden başka, Türkmen dili ve kültürü ile ilişkisi yönünden de yaklaştık; cevap bulmaya çalıştık. Sümerlerden günümüze yazılı belgelerle gelen dil, edebiyat ve uygarlığın diğer örneklerini, çok eskiden kalan kendi folklorumuz, efsanelerimiz, kelime hazinesi zengin olan  dilimiz ve buna ek olarak son yıllarda ortaya çıkan bulgularla karşılaştırıp değerlendirerek ele aldık. Bu çalışmamızın devamında, eğer uygarlığın beşiği sayılan topraklarda yaşaya gelen atalarımızın geçmişi, bilimsel şartlarda araştırılır ise daha çok gerçeklerin gün ışığına çıkacağına inandık. Bunun gibi de Sümer dilini öğrenmenin bizim dil ve edebiyatımızın tarihî karakterini aydınlatmaya hayret verici şekilde yardım edeceğine bizde güçlü bir inanç oluştu. Mesela, bizim ulusumuzun bin yıllardan beri kutsal bir miras gibi sinesinde saklaya geldiği, ancak temel anlamları bizim ulusal şuurumuzdan kaybolan bir çok sözcüğün, özellikle de daha durağan olan yer-yurt ve insan adlarının aslında neyi anlattığını, bundan yaklaşık beş bin yıl önceden başlayarak, yazıya geçmekle ebedîleşen Sümer dilinden öğrenmek mümkündür diye düşünüyoruz. Buna örnek olarak, bu metnin devamında üstünde durulacak olan Mari, Enew (Anau), Ürgenç gibi yer-yurt adları ve Anna, Oraz gibi insan adlarını zikredebiliriz. Biz bu çalışmamızın başlangıç sonucunu kısa bir broşür şeklinde hazırlayarak 1993 yılında Aşkabat’ta Türkmen tarihi üzerine yapılan uluslararası sempozyuma takdim etmiş, bu sempozyomun en eski çağ bölümünde sunmuştuk. Bizim konumuz Türkmen bilim adamlarının dikkatini çekti ve eski hocam Prof. Dr. Nazar Gulla’nın önerisi ve yol göstermesi ile bu araştırmayı devam ettirmeye karar verdik.

       Bilindiği gibi 16. yüzyıldan itibaren dünyanın bilim ve uygarlık merkezi Türkistan’dan (Buhara, Semerkant, Merv) Avrupa’ya geçiyor. Mısır’dan başlayarak Türkistan’a kadar gelişip çiçeklenen Türk-İslâm adını verebileceğimiz medeniyetin yaşam ışığının sönmesinin hemen ardından, belli derecede onun devamı sayılabilecek yeni medeniyet Avrupa’da Rönesans adı altında gelişmeye başladı.

      Ebu Musa Harezmî, İbni Sînâ, Ebu Nasr Fârâbî gibi Türkistan’ın ünlü düşünür ve bilim adamlarının Arap dilinde yazdıkları eserlerin Avrupa dillerine çevrilmesi ile başlayan bu medenî gelişim, daha hızlı ve daha yüksek seviyede günümüze kadar devam etmişir.[1]

Netice itibari ile, çağımızın bilimsel kaynakları, o cümleden olarak, eski tarih, arkeoloji ve hatta dil teorileri konusunda da genellikle Avrupa’da yazılmış eserlerden oluşuyor. Özellikle bizim şimdiki konumuz onların verdiği belgelere dayanmaktadır.

Maalesef özellikle 19. yüzyıldan itibaren bilime aykırı olan bir takım yanlış teoriler ortaya çıkarılıyor. Bu sahte teoriler çerçevesinde Hindo-Cermenler özellikle de Ariyen ırkı hem fizikî hem de zihnî yetenekleri açısından, başka ırklardan daha yüksek ve başarılı gösterilmeye çalışılmaktadır. “Dünyadaki tüm uygarlıkların ve bilimin üreticisi sadece onlar olmalıdır ve olmuştur” diyen varsayımlar ileri sürülüyor. Nietzsche (1844-1900) gibi meşhur filozoflar tarafından teorize edilmiş bu yanlış düşünce, kendini devamlı olarak siyasî olaylardan uzakta tutmaya temayülü olan bilim merkezlerine bile olumsuz tesir ediyor, bu  merkezlerde de belli derecede gerçekleri değiştirerek Arîyen ırkının lehine yorumlamak hastalığı ortaya çıkıyor. Hatta Mezopotamya’da Sümerlerin yazdığı çivi yazılar bulunduğunda da büyük bir ihtimalle, bu yazıların illâ Hindo-Cermen dillerinin kuralları ile okunmalıdır şeklindeki anlamsız ısrar neticesinde epeyce zaman,  sonuçsuz çalışmalarla kaybedilmiştir. Oysa, aklıselim çalışmalar neticesinde Sümer dilinin bir Hindo-Cermen ya da Samî dil olmayıp, belki Ural-Altay dillerine yakın bir bitişimli (agglutinativ) dil olduğu gerçeğine ulaşılmıştır.

            Netice itibari ile biz, konumuzla ilgili kaynakları kullanırken bu durumu göz önüne alarak, Delitzsch, Poebel, Deimel, Hommel, Falkenstein ve Kramer gibi bu alanda dünyaca meşhur olan uzmanların yazdıkları taraflı yorumlardan uzak olan temel eserlere dayanmayı doğru bulduk. Sümerlerin nereden gelip Mezopotamya’ya yerleşmiş olduğu konusundaki tarihî bilgileri öğrenmekte ise Durant, Masson gibi meşhur Avrupalı uzmanların verdiği bilgilerin dışında Türkmenistan, Türkiye ve İran tarih uzmanlarının eserlerinden de olabildiğince yararlanmaya çalıştık; çalışmamızda başvuru kaynakları olarak Almanca, Farsça, Türkçe ve Türkmence eserleri kullandık.

            Bu çalışmanın ortaya çıkmasında engin birikimlerinden ve yapıcı eleştirilerinden yararlandığımız fikir önderim muhterem Prof. Dr. Nazar Gulla’ya ve hocalarım Prof. Dr. Yegen Atagarrıyef ve Prof. Dr. Sultanşah Atanyazof’a şükran ve minnet borçluyum. Metnin Türkiye Türkçesine aktarılması ve bazı yeni kaynaklar eklemekte yaptığı değerli yardımı için Dr. Dursun Ayan’a çok teşekkür ederim. Ayrca hazrlanma aşamasnda kitab gözden geçiren Prof. Dr. Orhan Türkdogan´a ve yayncm Adem Sargöl´e teşekkür ederim.

                                   Begmırat Gerey

                                                                Berlin / 19 Mayıs 2003

 

 

 

 

 

 

 

 

GİRİŞ

Bu kitabı yayına hazırlarken yeni basılmış “TÜRKLER” adındaki büyük eserde Prof. Dr. Mümin Köksoy’un, konumuzla ilgili değerli makalesini okurken, onun üç bölümünün kısaltılmış şeklini kendi çalışmamıza giriş olarak almayı uygun bulduk.

 

1. Amu Derya veya Turan Ovası ve Paleografyası

Amu Derya, Orta Asya’nın en önemli nehirlerindendir. Klasik ismi Oxus’dur. Kuzeydoğu Afganistan’dan doğar, 2.400 km. kadar kuzeybatıya doğru aktıktan sonra Aral Gölü’ne dökülür...

Amu Derya’nın Afganistan sınırı içindeki yukarı kesiminde M.Ö. 4000 yıllarına ait renkli çömlekler bulunmuştur. Hindikuş dağlarının Türkmenistan’a bakan kuzey kesimleri yeryüzünde tarımla uğraşan ilk insanların yerleşim yerlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Burada 70’ten fazla buğday türünün mevcudiyeti bu görüşü desteklemektedir (Encyclopedia Americana 1982).

Amu Derya’nın batısında Karakum Çölü, doğusunda ise Kızılkum Çölü yer alır. Günümüzdeki yerleşim alanlarının büyük bir kısmı güney ve güneydoğudaki dağ yamaçlarının eteklerinde sulak arazilerde yer almaktadır.

Genel olarak Amu Derya Ovası veya Turan Ovası olarak isimlendirilen bu bölge, batıda Hazar Denizi ve Üst Yurt; güneyde Köpet dağları, Afganistan’ın Parapamisus ve Bend-i Türkistan dağları; doğuda Özbekistanın Nur dağları ile Siriderya; kuzeyde ise Aral Gölü ve bozkırlarla sınırlandırılmıştır.

Bölgenin 15-20 bin yıl önceki coğrafyası (paleocoğrafya), bir önceki bölümde anlatıldığı gibi günümüzden çok farklı idi. Bölgede yaşamış olan insanların, tarih öncesi çağlar ile tarih çağlarında geçirmiş oldukları hayat hikayelerini anlayabilmek için o günlerden günümüze kadar bölgenin geçirmiş olduğu paleocoğrafî evrimini bilmek gerekir.

Son buzul çağından günümüzdeki arabuzul dönemine geçişte, buzulların ilk ana ısınma dönemi 20.000 yıl önce başlamış ve 12.500 yıl öncesine kadar devam etmiştir. Bu dönemde Kuzey Avrupa ve Asya’daki buzullar çabukça çözülmeye başlamıştır. Bunun sonucu olarak, çözünen buzulların kenarında birbirleriyle bağlantılı büyük buzul gölleri oluşmuştur. Buzul göllerinden taşan bol miktardakı buzul suları güneye doğru akan Dinyeper, Don, Ural, Tobol, İris gibi büyük nehirlerle Karadeniz’i, Hazar Denizi’ni ve Aral Denizi’ni sürekli olarak beslemiştir...

M. Ö. 12.500 ile 11.500 yılları arasında hüküm süren ve Younger Dryas diye anılan buzul döneminde yağışlar azalmış, biraz geriye çekilmiş olan kuzeydeki buzul kıtasının eteğindeki bir dizi buzul gölünün mevcut suları eskisi gibi güneydeki iç denizlere boşalma yerine, Adriyatik Denizi’ne ve Kuzey Buz Denizi’ne doğru boşalmaya başlamıştır. Böylece Aral, Hazar ve Karadeniz’i besleyen büyük nehirlerin suları epeyce azalmış, bir kısmı ise kurumuştur. Bunun sonucu olarak bu üç denizin birbirleriyle olan bağlantıları kesilmiş, her biri kendini besleyen nehirlerle yetinmeye çalışmıştır. Younger Dryas’ın sonunda (M.Ö. 11.500 yıl) Mini Ice Age’in başlangıcı (M.Ö. 6.200 yıl) arasındaki ılıman dönemde denizleri besleyen akarsuların getirimleri, buharlaşmayla kaybolan suları ancak karşılayabilmiş ve su seviyelerinde önemli bir azalma gözlenmemiştir.

Mini-Ice Age buzul dönemiyle birlikte (M.Ö. 6.200-5.800) bölgede felaket rüzgarları esmeye başlamıştır. Yağışlar epeyce düşmüş, ana nehirlerin suları azalmış, küçük nehirler kurumuş; göllere boşalan nehir suları buharlaşarak kaybolan suyu karşılayamaz olmuştur. Durgun sular, akarsulara göre daha çabuk kirlendikleri ve tuzlandıkları için sürekli yağışlar ve büyük akarsular tarafından beslenmezlerse, hayat kaynağı olma özelliğini zamanla kaybederler. Zaten çok sığ olan Aral Gölü de hızla küçülmeye, büzülmeye başlamış; bunun sonucu olarak göldeki çözünmüş tuz konsantrasyonu artarak çoraklaşmaya, bir acı göl haline dönüşmeye başlamıştır. Mini-Ice Age döneminin sona ermesiyle başlayan yağışlı ve ılıman iklim, büyük denizlerden uzak olan Orta Asya’ya fazla bir yağış getirmemiştir. Eriyen kıta buzlarının suları da iç denizlere dökülmez olmuştur. Dolayısıyla sıcaklık arttıkça göllerdeki buharlaşma ve su kaybı çoğalmış ve çölleşme hızlanmıştır. Kuruyan gölün tabanında biriken tuzlu kum ve mil taneleri şiddetli rüzgarların erkisiyle etrafa savrulmaya başlamıştır. Bir zamanların sahil kenarlarındaki verimli topraklar ve yerleşim yerleri kısa denebilecek bir zaman dilimi içinde kum yığınlarıyla örtülmeye başlamıştır. İşte o günlerde başlayan felaket günümüze kadar devam etmişir.

Bazı kitaplarda var olduğu yazılan, bazı kitaplarda uydurma olduğu öne sürülen Orta Asya’daki hayat kaynağı tatlı sulu içdenizlerin varlığı ve sonradan kuruyarak çoraklaştığı, çölleştiği jeojolik bir gerçektir. Henüz yeterince bilinmeyen husus, bu ortamlarda insanoğlunun nasıl bir hayat sürdürmüş olduğudur.

 

2. Turan Ovası İnsanları

Turan Ovası’nda tarih öncesi çağlarda yaşamış ve ileri bir medeniyet düzeyine erişmiş insan topluluklarının varlığı hakkında bazı kalıntılar mevcut ise de bilimsel nitelikli herhangi bir veri, ayrıntılı bir arkeolojik çalışma henuz mevcut değildir. Ancak yerkürenin bereketli altın kuşağı içinde bulunan, insan ve diğer canlı türleri için en uygun paleocoğrafik şartlara sahip olan bu yörenin, gelişmiş insan topluluklarının yaşamış olduğu bir arazi parçası olarak kalmış olması da akıl ve mantık kabul etmektedir...

Çölleşme Mini-Ice Age’den sonra hızlanmış ve daha geniş alanlara yayılmıştır. Siz o çağlarda bu coğrafyada yaşayan büyükçe bir ailenin reisi olsaydınız, ne yapardınız? Herhalde büyük kum fırtınaları karşısında mevcut yurdunuzu koruyamayacağınızı anlar; tatlısuyu bulunan, çok uzak olmayan, daha güvenli yerlere göç ederdiniz. Herhalde onlar da öyle düşünmüş ve öyle yapmışlardır. Tatlısuya ve verimli toprağa sahip en elverişli yerler büyük nehirlerin deltaları olmalıydı. Nitekim tarih öncesindeki pek çok medeniyetler Nil, Mezopotamya, Indüs gibi vadilerde kurulmuş. Turan Ovası’nda kum fırtınasından kaçan bu insanlara (birinci büyük göç) kucak açabilecek 4 önemli nehir ağzı, delta bulunmaktaydı. Bunlar Amu Derya ağzındaki Harezm, Siri derya ağzındaki Kızılorda, Hazar Denizi sahilinde eski Amuderya ağzındaki Uzboy ile Utrek bölgeleriydi. İkinci yerleşim yerleri olarak bu bölgelere yerleşen insanların daha kalabalık topluluklar oluşturarak küçük köyler kurmuş olmaları; ilk tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin de bu dönemde başlamış olmasını gerektirir. Kedi, köpek, sığır bu dönemde ehlileştirilmiştir. Arpa, buğday, çavdar yetiştirmek için mevsimlere göre rejim değişikliği gösteren nehirleri, sulama kanalları ve göletlerle ıslah etmeyi ve kontrol altına almayı bu dönemde öğrenmişlerdir.

Ancak buzul dönemlerinden uzaklastıkça havalar daha çok ısınmaya, akarsular azalmaya, kum fırtınaları çölleşmeyi yaygınlaştırmaya, insanların deltalardaki ikinci yerleşim merkezlerini de tehdit etmeye başlamıştır. Kuraklıktan, çölleşmeden ve aşırı sıcaklıktan bunalmaya başlayan bu insanlar için M. Ö. 4000 ve 5000’li yıllarda artık üçüncü yerleşim merkezlerine doğru ikinci büyük göçlerini yapmaları kaçınılmaz olmuştur.

Turan Ovası insanları üçüncü yerleşim yerleri olarak güneydeki ve doğudaki yüksek dağların eteklerinde, havası serin ve yağışlı, suları bol ve berrak, toprakları verimli ve çölleşme tehlikesinden uzak, kenarlarında otlakları bol, yaz-kış suları kesilmeyen nehir yataklarının kenarlarında kurmuşlardır. Birinci yerleşim yerleri olan göl kenarında ve ikinci yerleşim yerleri olan deltalarda edinmiş oldukları deneyimlerden de yararlanarak buralardaki üçüncü yerleşim yerlerini bir büyük köy veya küçük kasaba şeklinde daha toplu ve daha büyük ölçekte yapmışlardır. Tarımsal faaliyetlerinde sığırın ve eşeğin gücünden büyük ölçüde yararlanmaktadırlar.

Dünyada atı ilk defa ehlileştiren insanlar olarak böyük bir taşıma ve ulaştırma imkanına kavuşmuşlardır. Bu dönemde, insanların toplumsal faaliyetleri oldukça gelişmiş, komşu şehir ve ülkelerle ticari ilişkiler kurulmaya başlanmış olması gerekir. At sırtındaki bu insanlar için dünyaları küçük gelmeye başlamış, onlar sayesinde dağlar fethedilmeye, dağlar ötesi ülkelere ulaşılmaya başlamıştır. Havalar ısındıkça havası serin, suyu bol ve berrak olan, bol otlu ve verimli yaylalara doğru at sırtında göç ederek, oralarda yeni yerlesim merkezleri kurmuş olabilirler. Örneğin, Hindikuş dağlarının kuzeyindeki tarih öncesine ait kalıntıların sahipleri bu insanların hemşehrileri veya akrabaları olmalıdır. Bu son yerleşim yerlerinde insanlar daha güvenli, daha huzurlu ve daha mutlu olmuşlardır. Bu nedenle bu kasabalardan başlayarak büyüye büyüye günümüze kadar gelinmiştir. Günümüzdeki başşehirler ile diğer büyük şehirler bu üçüncü yerleşim yerlerinin yakınında veya üstünde kurulmuşlardır. Bunlardan bazıları olarak, Aşkabat, Merv (Marı), Buhara, Semerkand, Duşanbe, Taşkent, Andican, Namangan, Çimkent, Türkistan, Cambul (Taraz), Bişkek ve Almatı sayılabilir...

 

3. Anav (Anau) Türkmenistan Medeniyeti

Raphael Pumpelly isimli Amerikalı bir jeolog 19. yüzyılın ikinci yarısında, Çin ve Moğolistan dahil, Orta Asya’da 70 yıl kadar gezmiş, bu kıtanın jeolojik ve jeomorfolojik haritalarını çıkartmış, yerbilimleriyle ilgili pek çok gözlemlerde bulunmuştur. Bütün bu çalışmalarını iki ciltlik bir kitap halinde 1908 yılında yayımlayan Pumpelly, insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetleriyle ilgili Tatlıgöl Teorisi (Oasis Theory = Vaha Teorisi) diye bir teoriyi ortaya atmıştır (Pumpelly, 1908; Ryan ve Pitman 1998’de). Pumpelly insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetlrinin oasis veya vaha diye anılan, (tarafımızdan Tatlıgöl diye Türkçeleştirilmiş olan) büyük tatlı su birikintileri etrafında gelişmiş olabileceğini öne sürmüştür. Son buzul çağının sonlarına doğru, Orta Asya’da oldukça kurak bir iklim hüküm sürmekteydi. Ona göre, taş devri insanların bu kurak iklim bölgesinde yaşamlarını sürdürebilmek için, vahşı hayvanlar ve bitkilerle birlikte, büyük tatlısu gölleri etrafında toplanmış olmaları gerekirdi...

Pumpelly, son olarak 1904 yılında Türkmenistan’ın bugünki başkenti Aşkaabat yakınındaki bazı harabelerde, buradaki insanların tahıl üretmiş olduklarının işaretlerini bulmuştu. O zamanlarda muhtemelen Hazar-Aral tatlısu gölünün güneydoğu sahilleri Aşkaabat’a kadar uzanmaktaydı...

Gordon Childe’ye göre tahıl çiftçiliği ve hayvancılık ilk defa Orta Asya’da gerçekleştirilmiş ve daha sonra Karadeniz sahillerinden Avrupa’ya geçmiştir. Ona göre, Avrupa’daki ilk evcil koyun türü (Ovis vignei) Türkistan (Türkmenistan) ve Afganistan’dan gelmiştir (Ryan ve Pitman 1998’den)”[2]

Konumuzla ilgili bölümünü kısaltarak aldığımız ve tekrar baş vuracağımız bu makalenin Sonuç ve Öneriler başlıklı son bölümü aşağıdaki satırlarla noktalanmıştır:

 “Gerek uzaktan algılama yöntemi ile yeni bulunabilecek, gerekse bilindiği halde henüz yeterince incelenmemiş kalıntıların ön incelemesi, kalıntıların bulunduğu ülkenin arkeologları tarafından yapılmalı, bu ön inceleme sonucunda önemli görünenlerin daha ayrıntılı olarak incelenmesi için Türk Dünyası’nın ve uluslararası kuruluşların maddi, teknolojik ve bilimsel desteği aranmalıdır. Bu ve benzeri çalışmalar yapıldığı takdirde, Sümerlerin kökenlerine ait izlerin, Orta Asya’da özellikle Turan Ovası’ndakı kalıntılarda bulunabileceğine inanıyorum.”[3]  

Bu çalışmamızın amacı, Sümerlerin Orta Asya’dan ve büyük bir ihtimalle Türkmenistan’dan Mezopotamya’ya göç ettikleri ve onların bizim eski ata-babalarımızın akrabaları oldukları meselesini, çeşitli yönlerden ele alarak izah etmeye çaba göstermektir.      

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

II.  ÖN BİLGİLER

 

1. Sümerler Kimdir?

Sümerler M.Ö. 4000. yılın ortalarından itibaren Mezopotamya’da insanlık tarihinin en eski ve en temel medeneyetini yaratmış kavimdir. Onlar dünyada ilk olarak kendilerinin ürettiği çivi yazısı ile insanın beyninden geçtiği ve dilinin söylediği şeyleri diğer insanlara ulaştırmanın ve gelecek nesillere iletmenin mümkün olduğunu ispat etmişlerdir. Bu yazıya, enine boyuna konulmuş çivilere benzediği için çivi yazısı denilmiştir. O kavimin kendi kendilerine verdiği isim Kİ-EN-Gİ  ve sonraları Kİ-İN-Gİ, KENGİ (R)’dir. Sümer ya da Sümerler adı ise onlara Akkadlar gibi Samî kavimler tarafından verilmiştir.[4]

Sümerlerin ortaya çıkışı, onların edebiyatı ve dil karakteri konusunda bilim adamları tarafından bazan birbirine aykırı olan çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Ancak bazı ortak noktalar hemen hepsi tarafından benimsenmiş ve tartışılmaz gerçeğe dönüşmüştür. Onlar aşağıdakilerden ibarettir:

1.1 Yukarıda değinildiği gibi insan toplumlarının arasındaki tüm sorunları ve tecrübeleri yazı yoluyla saklamayı, diğer insanlara iletmeyi ve gelecek nesillere aktarmayı insan tarihinde ilk olarak, kendilerinin icadettiği çivi yazısı ile, Sümerler mümkün kılmıştır. Sonraları bu yazı esasen ticaret ilişkileri yolu ile Mezopotamya’dan dünyanın diğer bazı ülkelerine ve kavimlerine yayılmıştır.

1.2. Sümerlerin dinî inançları, eposları, şiir sanatı ve bunun gibi dilinin etkisi çivi yazısı vesilesiyle dünyanın diğer uygarlık ocaklarına ve kavimlerine (Akkadlara, Mısır’a, Elam’a, Hindistan’a ulaşmış ve daha sonra ortaya çıkan uygarlıklara, özellikle dinî inançlara ve eposlara esas ve maya olmuştur.

1.3. Sümerlerin dili gramer karakteri açısından bükünlü (iltisakî) dil grubuna giriyor. Bu dil grubunun temelinde ise Ural-Altay dilleri durmaktadır. Bazı bilim adamları ise bu gramatik karakteri ve onların arasındaki var olan söz benzerliklerini de nazar-ı dikkate alarak bu dili genel Türk dilini esaslandıran dil, Proto-Türk dili; bazıları ise Eski Türk dili diye adlandırmışlardır.

1.4. Sümerler doğudan, büyük ihtimalle Orta Asya’dan gelerek Mezopotamya’ya yerleşmişlerdir.                                                                                  

 

2. Çivi Yazısı Ve Sümer Uygarlığına Dair

Eski Mezopotamya’da Eridu, Uruk, Ur, Mari, Nippur, Nusi, Gaurtepe gibi eski harabelerde bulunan sayısız buluntuların bilim adamları tarafından öğrenilmesiyle tarih biliminde açılımlar gerçekleşmiştir. Yani, çivi yazısının okunması vesilesiyle muhteşem Sümer uygarlığı ortaya çıkmıştır. Kramer’in açıklamasına göre bu açılımın başlayıp çivi yazısının okunması için XII. yüzyıldan günümüze kadar süren uzun zaman gerekmiştir.[5]

2.1. Toprağı Alt Üst Eden Hazine Avcıları

            Eski Mezopotamya’da büyük devletlerin çok gelişmiş olmasını insanlar eskiden beri biliyorlarsa da, bu devrin insanlık uygarlığının gelişmesindeki öneminin bilinmesinden hâlâ çok zaman geçmedi. Eski vasiyetnamelerde bu konuda zengin bilgiler vardır. Hemen XII. yüzyıldan başlayarak Avrupalılar Yakın-Doğu’ya seyahatlere gittikleri zaman kendileriyle beraber Dicle ve Fırat nehirleri arasında yerleşen kırlardaki kum tepelerinin eteğinde yatması muhtemel olan kentler konusunda bilgiler de getiriyorlardı. 1626 yılında Doğu seyyahı Pitro Della Balle uzun yıllar Yakın-Doğu’da kaldıktan sonra yanındaki Arap yardımcıları ve topladıkları pek çok eşya ile beraber Roma’ya dönüyor. O kendisi ile sadece küpler, çömlekler ve süs eşyaları, çok eski güzel malzemeler getirmeyip belki yazılı tuğlaların da ilk örneklerini Avrupa’ya taşımıştır. Bu eşyalar gerçekte sonraları bilim adamlarının araştırmaları için şaşırtıcı metinler ve materyaller hükmünde değer taşıyacaktır. Ancak, çivi yazısını okumak yolunda ilk çalışmalara kadar yine 200 yıl zaman gerekmektedir.  XIX. yüzyılda Avrupa’da “çölün eşya toplama âşıkları” diye düşünülen bir akım, bu sırlı tepeleri araştırmak için toprağı alt üst etmeye başladılar. Onlar çok hayret verici bir şekilde Babil’in Dur-şarukin, Koma, Ninova ve diğer eski kentleriyle karşılaşıyorlar.

2.2. Hazine Avcıları Yerine Bilim Adamları

Mezopotamya’nın insanlık tarihindeki misli olmadık öneminin açığa kavuşması ilk defa hazine arayıcısı karakteri olan kazıcıların kendi yerlerini bilim adamlarına terk ettikten sonra gerçekleşmeliydi. Bu değişim 20. yüzyılın başlarında hazine arayıcılarının yerini arkeologların almasıyla gerçekleşmiştir. 1920 yılında Yakın-Doğu’da arkeolojik çalışmalar tam bilimsel bir düzeye ulaşmıştır. Arkeologlar kazıcıların çıkardığı binlerce kil tabletin ve başka buluntuların yüzüne çivi yazısı ile yazılmış olan yazıları okuyup, yeniden tasnif ederek Mezopotamya’nın tarihi, kültürü ve bu toprakların sahipleri konusunda bilgileri açıklığa kavuşturuyorlar. Bu çivi yazısı ile yazılan dokümanlar eski dönemlerdeki yaşamın çeşitli yönlerini; kralın gösterişli fermanlarından, iş adamlarının ambarlanmış mallarının listesine kadar, edebiyat ve dinî geleneklerinden, bir babanın kendi haylaz oğluna verdiği öğütlerine kadar farklı bilgileri içermektedir.

            Anlamlı açıklamalar 1920-1940 arasındaki yirmi yılın devamında oluşmuştur. Güney Mezopotamya’daki Ur harabelerinde İngiliz arkeoloğu Sir Leonard Walley (1880-1960) önemli sonuçlar elde ederek M. Ö. 3000 yılına ait olan bir kralın mezarına rastlıyor. Bu mezarda altından, gümüşten, cevherden ibaret dünyayı şaşkınlığa düşüren zenginliklerin yanı sıra korkunç durumda diri diri gömülen muhafızlar da bulunmaktadır. Bunun yaklaşık 80 km kuzey batısında yer alan Uruk kentinin kütüphanesinin yeri Alman arkeologları tarafından kesinliğe kavuşturulmuş, harabelerin altından çivi yazısına esas oluşturan resim yazısı ile yazılmış yüzlerce kil tablet bulunmuştur.

            Arkeologlar daha sonra şimdiki Irak ile Suriye sınırlarına yakın bir yerdeki Mari kentinin üstünü açmışlardır. Bu kent 3700 yıl önce defineciler tarafından viran edilmiştir. Bu ilginç harabenin altında genişliği 22.000 m2 den ibaret bir hakan sarayına rastlanmıştır.

            Çivi yazısını okuma süreci XIX. yüzyılın ilk yıllarında başlıyor. Bu sırrı açmakta üstatca olarak başlayan Georg Friedich olmuştur. O, 1802 yılında bu çiviye benzer çizgilerin yardımıyla sadece yazıyı değil, belki bir eski dili de öğrenmenin mümkün olduğunu ispat ediyor. Bundan habersiz Doğu Hindistan Birliği’nde görevli İngiliz koloni askerlerinin subayı Henri Ravlinson 1830-1836 yılları arasında İran’ın doğusundaki Pars vilâyetinde bulduğu, bir krala ait yazıyı okuyor. Sonraları bu araştırma çivi yazısının oluşup diğer ülkelere yayılma yeri olan Mezopotamya’daki yüzlerce yazılı metin yardımıyla tam devam eder.

Sümer dil ve edebiyatının öğrenilmesi konusuna gelince, göz önünde tutulması gereken esaslar şunlardır:  Çivi yazısı Sümerlerden diğer ülkelere yayıldığı için onların dinî inançları, eposları ve bütün kültürü de bu vesileyle onların mirasçıları olan Akkadlılara, Elamlılara, Hititlere, Asurlulara, Aramilere ve onlardan da dünyanın diğer ülkelerine yayılmıştır. Sümer dili, bu kavmin güçten düşüp dağılmasından sonra da, günümüzdeki İslâm dünyasının Arap dili gibi, bir kutsal dil olarak sonraki kavimlerin arasında uzun zamanlar saklanmıştır. Onun için de Sümer dili ile bu kavimlerin dillerinin arasında karşılaştırmalı sözlükler yazılmıştır. Bu iki dilde yazılan sözlükler Sümer dil ve edebiyatını öğrenmekte çok önemli rol oynamıştır. Mezopotamya’da 1851-1855 yılları arasında yapılan kazı çalışmalarına katılan Asurolog Jules Oppert Babillilerin çivi yazısının yoktan türemiş bir yazı olmayıp belki onun başlangıcında başka bir yazı üretiminin olması gerektiğine şüphesiz inanıyordu.

O, ilk adımda böyle bir hipotezi öne sürüyor:  Süslenmiş yazıya ve gelişmiş uygarlığa sahib olan Babilliler ile Mezopotamya’nın yazılı kültürü olmayan tarihten önceki nüfusunun arasında belli bir bağlayıcı zincir olmalıdır. Bu yazıyı icat eden ve uygarlık üreten kavime Oppert bir çok araştırmalar ve bilimsel çalışmalar sonucunda Sümerler diye bilinen eski adı teklif ediyor. Elbette yukarıda da belirtildiği gibi bu ad onlara Akkadlar tarafından verilmiş bir ad olup, Sümerlerin kendilerini kendi yurtlarına yazıtlarında verdikleri ad Kİ-EN-Gİ veya hut KİN-GİR’dir. Bu konuda ilk çalışmaları yapan birisi de Alman bilim adamı Friedrich Delitesch’dir. O, 1889