5,000 Yıllık Sumer-Türkmen
baglary
(Tarih, kültür ve Dil Açisindan Bir
Çalişma)

1- Güney Türkmenistan(Anau)dan bulunmuş
simgeler (takr.4000 y. m. ö.)
2-
Elam öncesi harflar
3-
Eski Sümer harflari
4-
Harappa(Hindistan)dan bulunmuş simgeler
(Masson, V. M. „ Das Land
der Tausend Städte“ 1987 München, s. 38)
B. Gerey
Saf altin ve yakutdan yapilmiş
Öküz başinin heykeli
Türkmenistan – Altindepe

(M.
Ö. 4000 (bazilere göre 300) yila aid)
Bu
heykel insanlarin ilk kez tarimciliga geçmesinin simgesidir.
(Turkmeniya, 1987 Moskova, s. 31)
ÖNSÖZ
Atalarımızdan
bize; "eskisi olmayanın yenisi de olmaz", “geçmişini bilmeyenin geleceği de olmaz” gibi
öğüt verici sözler kalmıştır. Onların binlerce yıllık tecrübesinden geçip,
kuşakların düşüncelerinde yoğrulmuş bu sözlerin gerisinde büyük bir gerçeğin
var olduğunu gün geçtikçe daha iyi anlamaktayız.
Geçmişi araştırarak atalarımızın dünya uygarlığına
kattığı birikimi bilmek, onların kendi
elini, kutsal ata vatanını, ana toprağını koruyarak sonraki kuşaklara daha
gönençli ve güzel bir şekilde devretmek uğrunda verdiği kahramanlık dolu
mücadelelerini öğrenmekten her toplumda bir ulusal gurur ve kıvanç doğar. Bu
kıvanç insanın ruhuna güç, koluna kuvvet ve yüreğine gayret verir. Ancak bunun
tersine, kendi geçmişine güvenmeyen, başarısına inanmayanlar ise karamsarlığa,
ruhî zayıflığa düşüp başkalarının kulluğuna teslim olmaya uygun hale gelir.
Böyle bir duruma düşmüş ulusların tarih sahnesinden ebediyen kaybolmaya mahkum
olduğunu biz, hem tarih sayfalarında okuyor hem de günümüzde açıkça yaşıyoruz.
Ana vatanımızın bağımsızlığı onaylandığından beri bilim
adamlarımız, özellikle tarihçiler ve arkeologlarımız daha özgür çalışma ve
araştırma ortamı bulmuşlardır ve bu sayede daha cesaretli davranıp önemli
eserler ortaya çıkarmaktadırlar. Aşkabat’ta Türkmen tarihi üzerine uluslararası
kurultaylar düzenlenmesi, on yıllık ulusal kalkınma ilan edilmesi gibi faaliyetlerin
de bu tarihi zaruretten doğduğu açık bir gerçektir.
Biz de bu gerçekten ilham alarak kendi geçmişimizi,
kültürümüzün köklerini eski tarihte ve tarih öncesinde atalarımızın dünya
uygarlığına katkılarından öğrenmek amacıyla manevi bir yolculuğa çıktık.
“Ümitli kuş Kâbe’ye yetmiş” atasözü gibi, ulu tanrının yardımıyla bu
yolculuktan eli boş çıkmadık. Tam tersine bizim çok şanlı ve gurur verici
geçmişimizin var olduğunun farkına vardık.
Elbette bizi bu işe yönelten gerçek, arkeologların ve
tarihçilerin yıllarca anavatanımız Türkmenistan’da gerçekleştirdiği bilimsel
araştırmalarının sonuçları oldu. Bu çalışmalar M.Ö. 6000 yılından itibaren eski
Türkmenistan’da yaratılan görkemli uygarlığın insanlık tarihinde pek büyük rol
oynadığını ve bu uygarlığı ortaya çıkaran atalarımızın izinin ise dünyanın
aşağı yukarı ilk uygarlık ocaklarının hepsinde görüldüğünü ortaya çıkarmıştır.
Bu çalışmada biz, eski Türkmenistan ile Mezopotamya
arasındaki ilişkileri ve atalarımız ile Sümerlerin akrabalığını ortaya koymaya çalıştık.
Mezopotamya'nın esrarengiz
tepeleri ve onların eteklerinde kalan paha biçilmez hazineler 12. yüzyıldan
başlayarak Avrupalı tüccarların ve ardından bilim adamlarının ayağını bu uçsuz
bucaksız çöllere çekmiştir. Bu ilginç tepelerin uzun çağlardan beri sinesinde
sakladığı geçmişi günümüze getiren yazılarının okunup sırlarının çözülmesini
sağlayan Sümeroloji bilimi yüzelli yaşındadır. Şimdiye kadar çok şeyin üstü
açılmış olmasına rağmen bu konuda hala kesinleşmemiş bir çok sırrın varolduğu
kabul edilmektedir. Örneğin Sümerler Mezopotamya’ya nereden gelmişlerdir?
Onların doğdukları yerler nerelerdir? Dilleri günümüzdeki dillerin hangisi ile
akrabadır? gibi soruların cevapları hala kesin olarak verilememiştir.
Biz bu soruların bazılarına, tarihi ve arkeolojik
gerçeklerden başka, Türkmen dili ve kültürü ile ilişkisi yönünden de yaklaştık;
cevap bulmaya çalıştık. Sümerlerden günümüze yazılı belgelerle gelen dil,
edebiyat ve uygarlığın diğer örneklerini, çok eskiden kalan kendi folklorumuz,
efsanelerimiz, kelime hazinesi zengin olan
dilimiz ve buna ek olarak son yıllarda ortaya çıkan bulgularla
karşılaştırıp değerlendirerek ele aldık. Bu çalışmamızın devamında, eğer
uygarlığın beşiği sayılan topraklarda yaşaya gelen atalarımızın geçmişi, bilimsel
şartlarda araştırılır ise daha çok gerçeklerin gün ışığına çıkacağına inandık.
Bunun gibi de Sümer dilini öğrenmenin bizim dil ve edebiyatımızın tarihî
karakterini aydınlatmaya hayret verici şekilde yardım edeceğine bizde güçlü bir
inanç oluştu. Mesela, bizim ulusumuzun bin yıllardan beri kutsal bir miras gibi
sinesinde saklaya geldiği, ancak temel anlamları bizim ulusal şuurumuzdan
kaybolan bir çok sözcüğün, özellikle de daha durağan olan yer-yurt ve insan
adlarının aslında neyi anlattığını, bundan yaklaşık beş bin yıl önceden
başlayarak, yazıya geçmekle ebedîleşen Sümer dilinden öğrenmek mümkündür diye
düşünüyoruz. Buna örnek olarak, bu metnin devamında üstünde durulacak olan
Mari, Enew (Anau), Ürgenç gibi yer-yurt adları ve Anna, Oraz gibi insan adlarını
zikredebiliriz. Biz bu çalışmamızın başlangıç sonucunu kısa bir broşür şeklinde
hazırlayarak 1993 yılında Aşkabat’ta Türkmen tarihi üzerine yapılan
uluslararası sempozyuma takdim etmiş, bu sempozyomun en eski çağ bölümünde
sunmuştuk. Bizim konumuz Türkmen bilim adamlarının dikkatini çekti ve eski
hocam Prof. Dr. Nazar Gulla’nın önerisi ve yol göstermesi ile bu araştırmayı
devam ettirmeye karar verdik.
Bilindiği gibi 16. yüzyıldan itibaren
dünyanın bilim ve uygarlık merkezi Türkistan’dan (Buhara, Semerkant, Merv)
Avrupa’ya geçiyor. Mısır’dan başlayarak Türkistan’a kadar gelişip çiçeklenen
Türk-İslâm adını verebileceğimiz medeniyetin yaşam ışığının sönmesinin hemen
ardından, belli derecede onun devamı sayılabilecek yeni medeniyet Avrupa’da
Rönesans adı altında gelişmeye başladı.
Ebu Musa Harezmî, İbni Sînâ, Ebu Nasr
Fârâbî gibi Türkistan’ın ünlü düşünür ve bilim adamlarının Arap dilinde
yazdıkları eserlerin Avrupa dillerine çevrilmesi ile başlayan bu medenî
gelişim, daha hızlı ve daha yüksek seviyede günümüze kadar devam etmişir.[1]
Netice
itibari ile, çağımızın bilimsel kaynakları, o cümleden olarak, eski tarih,
arkeoloji ve hatta dil teorileri konusunda da genellikle Avrupa’da yazılmış
eserlerden oluşuyor. Özellikle bizim şimdiki konumuz onların verdiği belgelere
dayanmaktadır.
Maalesef
özellikle 19. yüzyıldan itibaren bilime aykırı olan bir takım yanlış teoriler
ortaya çıkarılıyor. Bu sahte teoriler çerçevesinde Hindo-Cermenler özellikle de
Ariyen ırkı hem fizikî hem de zihnî yetenekleri açısından, başka ırklardan daha
yüksek ve başarılı gösterilmeye çalışılmaktadır. “Dünyadaki tüm uygarlıkların
ve bilimin üreticisi sadece onlar olmalıdır ve olmuştur” diyen varsayımlar
ileri sürülüyor. Nietzsche (1844-1900) gibi meşhur filozoflar tarafından teorize
edilmiş bu yanlış düşünce, kendini devamlı olarak siyasî olaylardan uzakta
tutmaya temayülü olan bilim merkezlerine bile olumsuz tesir ediyor, bu merkezlerde de belli derecede gerçekleri
değiştirerek Arîyen ırkının lehine yorumlamak hastalığı ortaya çıkıyor. Hatta
Mezopotamya’da Sümerlerin yazdığı çivi yazılar bulunduğunda da büyük bir
ihtimalle, bu yazıların illâ Hindo-Cermen dillerinin kuralları ile okunmalıdır
şeklindeki anlamsız ısrar neticesinde epeyce zaman, sonuçsuz çalışmalarla kaybedilmiştir. Oysa,
aklıselim çalışmalar neticesinde Sümer dilinin bir Hindo-Cermen ya da Samî dil
olmayıp, belki Ural-Altay dillerine yakın bir bitişimli (agglutinativ) dil
olduğu gerçeğine ulaşılmıştır.
Netice itibari ile biz, konumuzla ilgili kaynakları
kullanırken bu durumu göz önüne alarak, Delitzsch, Poebel, Deimel, Hommel,
Falkenstein ve Kramer gibi bu alanda dünyaca meşhur olan uzmanların yazdıkları
taraflı yorumlardan uzak olan temel eserlere dayanmayı doğru bulduk. Sümerlerin
nereden gelip Mezopotamya’ya yerleşmiş olduğu konusundaki tarihî bilgileri
öğrenmekte ise Durant, Masson gibi meşhur Avrupalı uzmanların verdiği
bilgilerin dışında Türkmenistan, Türkiye ve İran tarih uzmanlarının
eserlerinden de olabildiğince yararlanmaya çalıştık; çalışmamızda başvuru
kaynakları olarak Almanca, Farsça, Türkçe ve Türkmence eserleri kullandık.
Bu çalışmanın ortaya çıkmasında engin birikimlerinden ve
yapıcı eleştirilerinden yararlandığımız fikir önderim muhterem Prof. Dr. Nazar
Gulla’ya ve hocalarım Prof. Dr. Yegen Atagarrıyef ve Prof. Dr. Sultanşah
Atanyazof’a şükran ve minnet borçluyum. Metnin Türkiye Türkçesine aktarılması
ve bazı yeni kaynaklar eklemekte yaptığı değerli yardımı için Dr. Dursun Ayan’a
çok teşekkür ederim. Ayrca hazrlanma aşamasnda
kitab gözden geçiren Prof. Dr. Orhan Türkdogan´a ve
yayncm Adem Sargöl´e teşekkür ederim.
Begmırat Gerey
Berlin / 19 Mayıs 2003
GİRİŞ
Bu kitabı
yayına hazırlarken yeni basılmış “TÜRKLER” adındaki büyük eserde Prof. Dr. Mümin
Köksoy’un, konumuzla ilgili değerli makalesini okurken, onun üç bölümünün
kısaltılmış şeklini kendi çalışmamıza giriş olarak almayı uygun bulduk.
1. Amu Derya veya Turan Ovası ve
Paleografyası
Amu Derya,
Orta Asya’nın en önemli nehirlerindendir. Klasik ismi Oxus’dur. Kuzeydoğu
Afganistan’dan doğar, 2.400 km. kadar kuzeybatıya doğru aktıktan sonra Aral
Gölü’ne dökülür...
Amu Derya’nın
Afganistan sınırı içindeki yukarı kesiminde M.Ö. 4000 yıllarına ait renkli
çömlekler bulunmuştur. Hindikuş dağlarının Türkmenistan’a bakan kuzey kesimleri
yeryüzünde tarımla uğraşan ilk insanların yerleşim yerlerinden birisi olarak
kabul edilmektedir. Burada 70’ten fazla buğday türünün mevcudiyeti bu görüşü
desteklemektedir (Encyclopedia Americana 1982).
Amu Derya’nın
batısında Karakum Çölü, doğusunda ise Kızılkum Çölü yer alır. Günümüzdeki
yerleşim alanlarının büyük bir kısmı güney ve güneydoğudaki dağ yamaçlarının
eteklerinde sulak arazilerde yer almaktadır.
Genel olarak
Amu Derya Ovası veya Turan Ovası olarak isimlendirilen bu bölge, batıda Hazar
Denizi ve Üst Yurt; güneyde Köpet dağları, Afganistan’ın Parapamisus
ve Bend-i Türkistan dağları; doğuda Özbekistanın Nur dağları ile Siriderya;
kuzeyde ise Aral Gölü ve bozkırlarla sınırlandırılmıştır.
Bölgenin 15-20
bin yıl önceki coğrafyası (paleocoğrafya), bir önceki bölümde anlatıldığı gibi
günümüzden çok farklı idi. Bölgede yaşamış olan insanların, tarih öncesi çağlar
ile tarih çağlarında geçirmiş oldukları hayat hikayelerini anlayabilmek için o
günlerden günümüze kadar bölgenin geçirmiş olduğu paleocoğrafî evrimini bilmek
gerekir.
Son buzul
çağından günümüzdeki arabuzul dönemine geçişte, buzulların ilk ana ısınma
dönemi 20.000 yıl önce başlamış ve 12.500 yıl öncesine kadar devam etmiştir. Bu
dönemde Kuzey Avrupa ve Asya’daki buzullar çabukça çözülmeye başlamıştır. Bunun
sonucu olarak, çözünen buzulların kenarında birbirleriyle bağlantılı büyük
buzul gölleri oluşmuştur. Buzul göllerinden taşan bol miktardakı buzul suları
güneye doğru akan Dinyeper, Don, Ural, Tobol, İris gibi büyük nehirlerle Karadeniz’i,
Hazar Denizi’ni ve Aral Denizi’ni sürekli olarak beslemiştir...
M. Ö. 12.500
ile 11.500 yılları arasında hüküm süren ve Younger Dryas diye anılan buzul
döneminde yağışlar azalmış, biraz geriye çekilmiş olan kuzeydeki buzul
kıtasının eteğindeki bir dizi buzul gölünün mevcut suları eskisi gibi güneydeki
iç denizlere boşalma yerine, Adriyatik Denizi’ne ve Kuzey Buz Denizi’ne doğru
boşalmaya başlamıştır. Böylece Aral, Hazar ve Karadeniz’i besleyen büyük
nehirlerin suları epeyce azalmış, bir kısmı ise kurumuştur. Bunun sonucu olarak
bu üç denizin birbirleriyle olan bağlantıları kesilmiş, her biri kendini
besleyen nehirlerle yetinmeye çalışmıştır. Younger Dryas’ın sonunda (M.Ö.
11.500 yıl) Mini Ice Age’in başlangıcı (M.Ö. 6.200 yıl) arasındaki ılıman dönemde
denizleri besleyen akarsuların getirimleri, buharlaşmayla kaybolan suları ancak
karşılayabilmiş ve su seviyelerinde önemli bir azalma gözlenmemiştir.
Mini-Ice Age
buzul dönemiyle birlikte (M.Ö. 6.200-5.800) bölgede felaket rüzgarları esmeye
başlamıştır. Yağışlar epeyce düşmüş, ana nehirlerin suları azalmış, küçük
nehirler kurumuş; göllere boşalan nehir suları buharlaşarak kaybolan suyu
karşılayamaz olmuştur. Durgun sular, akarsulara göre daha çabuk kirlendikleri
ve tuzlandıkları için sürekli yağışlar ve büyük akarsular tarafından
beslenmezlerse, hayat kaynağı olma özelliğini zamanla kaybederler. Zaten çok
sığ olan Aral Gölü de hızla küçülmeye, büzülmeye başlamış; bunun sonucu olarak
göldeki çözünmüş tuz konsantrasyonu artarak çoraklaşmaya, bir acı göl haline
dönüşmeye başlamıştır. Mini-Ice Age döneminin sona ermesiyle başlayan yağışlı
ve ılıman iklim, büyük denizlerden uzak olan Orta Asya’ya fazla bir yağış
getirmemiştir. Eriyen kıta buzlarının suları da iç denizlere dökülmez olmuştur.
Dolayısıyla sıcaklık arttıkça göllerdeki buharlaşma ve su kaybı çoğalmış ve
çölleşme hızlanmıştır. Kuruyan gölün tabanında biriken tuzlu kum ve mil
taneleri şiddetli rüzgarların erkisiyle etrafa savrulmaya başlamıştır. Bir
zamanların sahil kenarlarındaki verimli topraklar ve yerleşim yerleri kısa
denebilecek bir zaman dilimi içinde kum yığınlarıyla örtülmeye başlamıştır.
İşte o günlerde başlayan felaket günümüze kadar devam etmişir.
Bazı
kitaplarda var olduğu yazılan, bazı kitaplarda uydurma olduğu öne sürülen Orta
Asya’daki hayat kaynağı tatlı sulu içdenizlerin varlığı ve sonradan kuruyarak
çoraklaştığı, çölleştiği jeojolik bir gerçektir. Henüz yeterince bilinmeyen
husus, bu ortamlarda insanoğlunun nasıl bir hayat sürdürmüş olduğudur.
2. Turan Ovası İnsanları
Turan
Ovası’nda tarih öncesi çağlarda yaşamış ve ileri bir medeniyet düzeyine erişmiş
insan topluluklarının varlığı hakkında bazı kalıntılar mevcut ise de bilimsel
nitelikli herhangi bir veri, ayrıntılı bir arkeolojik çalışma henuz mevcut
değildir. Ancak yerkürenin bereketli altın kuşağı içinde bulunan, insan ve
diğer canlı türleri için en uygun paleocoğrafik şartlara sahip olan bu yörenin,
gelişmiş insan topluluklarının yaşamış olduğu bir arazi parçası olarak kalmış
olması da akıl ve mantık kabul etmektedir...
Çölleşme Mini-Ice
Age’den sonra hızlanmış ve daha geniş alanlara yayılmıştır. Siz o çağlarda bu
coğrafyada yaşayan büyükçe bir ailenin reisi olsaydınız, ne yapardınız?
Herhalde büyük kum fırtınaları karşısında mevcut yurdunuzu koruyamayacağınızı
anlar; tatlısuyu bulunan, çok uzak olmayan, daha güvenli yerlere göç ederdiniz.
Herhalde onlar da öyle düşünmüş ve öyle yapmışlardır. Tatlısuya ve verimli
toprağa sahip en elverişli yerler büyük nehirlerin deltaları olmalıydı. Nitekim
tarih öncesindeki pek çok medeniyetler Nil, Mezopotamya, Indüs gibi vadilerde
kurulmuş. Turan Ovası’nda kum fırtınasından kaçan bu insanlara (birinci büyük
göç) kucak açabilecek 4 önemli nehir ağzı, delta bulunmaktaydı. Bunlar Amu
Derya ağzındaki Harezm, Siri derya ağzındaki Kızılorda, Hazar Denizi sahilinde
eski Amuderya ağzındaki Uzboy ile Utrek bölgeleriydi. İkinci yerleşim yerleri
olarak bu bölgelere yerleşen insanların daha kalabalık topluluklar oluşturarak
küçük köyler kurmuş olmaları; ilk tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin de bu
dönemde başlamış olmasını gerektirir. Kedi, köpek, sığır bu dönemde
ehlileştirilmiştir. Arpa, buğday, çavdar yetiştirmek için mevsimlere göre rejim
değişikliği gösteren nehirleri, sulama kanalları ve göletlerle ıslah etmeyi ve
kontrol altına almayı bu dönemde öğrenmişlerdir.
Ancak buzul
dönemlerinden uzaklastıkça havalar daha çok ısınmaya, akarsular azalmaya, kum
fırtınaları çölleşmeyi yaygınlaştırmaya, insanların deltalardaki ikinci
yerleşim merkezlerini de tehdit etmeye başlamıştır. Kuraklıktan, çölleşmeden ve
aşırı sıcaklıktan bunalmaya başlayan bu insanlar için M. Ö. 4000 ve 5000’li
yıllarda artık üçüncü yerleşim merkezlerine doğru ikinci büyük göçlerini
yapmaları kaçınılmaz olmuştur.
Turan Ovası
insanları üçüncü yerleşim yerleri olarak güneydeki ve doğudaki yüksek dağların
eteklerinde, havası serin ve yağışlı, suları bol ve berrak, toprakları verimli
ve çölleşme tehlikesinden uzak, kenarlarında otlakları bol, yaz-kış suları
kesilmeyen nehir yataklarının kenarlarında kurmuşlardır. Birinci yerleşim
yerleri olan göl kenarında ve ikinci yerleşim yerleri olan deltalarda edinmiş
oldukları deneyimlerden de yararlanarak buralardaki üçüncü yerleşim yerlerini
bir büyük köy veya küçük kasaba şeklinde daha toplu ve daha büyük ölçekte
yapmışlardır. Tarımsal faaliyetlerinde sığırın ve eşeğin gücünden büyük ölçüde
yararlanmaktadırlar.
Dünyada atı
ilk defa ehlileştiren insanlar olarak böyük bir taşıma ve ulaştırma imkanına
kavuşmuşlardır. Bu dönemde, insanların toplumsal faaliyetleri oldukça gelişmiş,
komşu şehir ve ülkelerle ticari ilişkiler kurulmaya başlanmış olması gerekir.
At sırtındaki bu insanlar için dünyaları küçük gelmeye başlamış, onlar
sayesinde dağlar fethedilmeye, dağlar ötesi ülkelere ulaşılmaya başlamıştır.
Havalar ısındıkça havası serin, suyu bol ve berrak olan, bol otlu ve verimli
yaylalara doğru at sırtında göç ederek, oralarda yeni yerlesim merkezleri
kurmuş olabilirler. Örneğin, Hindikuş dağlarının kuzeyindeki tarih öncesine ait
kalıntıların sahipleri bu insanların hemşehrileri veya akrabaları olmalıdır. Bu
son yerleşim yerlerinde insanlar daha güvenli, daha huzurlu ve daha mutlu
olmuşlardır. Bu nedenle bu kasabalardan başlayarak büyüye büyüye günümüze kadar
gelinmiştir. Günümüzdeki başşehirler ile diğer büyük şehirler bu üçüncü
yerleşim yerlerinin yakınında veya üstünde kurulmuşlardır. Bunlardan bazıları
olarak, Aşkabat, Merv (Marı), Buhara, Semerkand, Duşanbe, Taşkent, Andican,
Namangan, Çimkent, Türkistan, Cambul (Taraz), Bişkek ve Almatı sayılabilir...
3. Anav (Anau) Türkmenistan Medeniyeti
Raphael Pumpelly isimli Amerikalı bir jeolog 19.
yüzyılın ikinci yarısında, Çin ve Moğolistan dahil, Orta Asya’da 70 yıl kadar
gezmiş, bu kıtanın jeolojik ve jeomorfolojik haritalarını çıkartmış,
yerbilimleriyle ilgili pek çok gözlemlerde bulunmuştur. Bütün bu çalışmalarını
iki ciltlik bir kitap halinde 1908 yılında yayımlayan Pumpelly, insanoğlunun
ilk tarımsal faaliyetleriyle ilgili Tatlıgöl
Teorisi (Oasis Theory = Vaha Teorisi) diye bir teoriyi ortaya atmıştır
(Pumpelly, 1908; Ryan ve Pitman 1998’de). Pumpelly insanoğlunun ilk tarımsal
faaliyetlrinin oasis veya vaha diye anılan, (tarafımızdan Tatlıgöl diye
Türkçeleştirilmiş olan) büyük tatlı su birikintileri etrafında gelişmiş
olabileceğini öne sürmüştür. Son buzul çağının sonlarına doğru, Orta Asya’da
oldukça kurak bir iklim hüküm sürmekteydi. Ona göre, taş devri insanların bu
kurak iklim bölgesinde yaşamlarını sürdürebilmek için, vahşı hayvanlar ve
bitkilerle birlikte, büyük tatlısu gölleri etrafında toplanmış olmaları
gerekirdi...
Pumpelly, son olarak 1904 yılında Türkmenistan’ın
bugünki başkenti Aşkaabat yakınındaki bazı harabelerde, buradaki insanların
tahıl üretmiş olduklarının işaretlerini bulmuştu. O zamanlarda muhtemelen
Hazar-Aral tatlısu gölünün güneydoğu sahilleri Aşkaabat’a kadar uzanmaktaydı...
Gordon Childe’ye göre tahıl çiftçiliği ve hayvancılık
ilk defa Orta Asya’da gerçekleştirilmiş ve daha sonra Karadeniz sahillerinden
Avrupa’ya geçmiştir. Ona göre, Avrupa’daki ilk evcil koyun türü (Ovis vignei)
Türkistan (Türkmenistan) ve Afganistan’dan gelmiştir (Ryan ve Pitman 1998’den)”[2]
Konumuzla ilgili bölümünü kısaltarak aldığımız ve
tekrar baş vuracağımız bu makalenin Sonuç ve Öneriler başlıklı son bölümü
aşağıdaki satırlarla noktalanmıştır:
“Gerek uzaktan
algılama yöntemi ile yeni bulunabilecek, gerekse bilindiği halde henüz
yeterince incelenmemiş kalıntıların ön incelemesi, kalıntıların bulunduğu
ülkenin arkeologları tarafından yapılmalı, bu ön inceleme sonucunda önemli
görünenlerin daha ayrıntılı olarak incelenmesi için Türk Dünyası’nın ve
uluslararası kuruluşların maddi, teknolojik ve bilimsel desteği aranmalıdır. Bu
ve benzeri çalışmalar yapıldığı takdirde, Sümerlerin kökenlerine ait izlerin,
Orta Asya’da özellikle Turan Ovası’ndakı kalıntılarda bulunabileceğine
inanıyorum.”[3]
Bu çalışmamızın amacı, Sümerlerin Orta Asya’dan ve
büyük bir ihtimalle Türkmenistan’dan Mezopotamya’ya göç ettikleri ve onların
bizim eski ata-babalarımızın akrabaları oldukları meselesini, çeşitli yönlerden
ele alarak izah etmeye çaba göstermektir.
II.
ÖN BİLGİLER
1. Sümerler Kimdir?
Sümerler M.Ö.
4000. yılın ortalarından itibaren Mezopotamya’da insanlık tarihinin en eski ve
en temel medeneyetini yaratmış kavimdir. Onlar dünyada ilk olarak kendilerinin
ürettiği çivi yazısı ile insanın beyninden geçtiği ve dilinin söylediği şeyleri
diğer insanlara ulaştırmanın ve gelecek nesillere iletmenin mümkün olduğunu
ispat etmişlerdir. Bu yazıya, enine boyuna konulmuş çivilere benzediği için
çivi yazısı denilmiştir. O kavimin kendi kendilerine verdiği isim Kİ-EN-Gİ ve sonraları Kİ-İN-Gİ, KENGİ (R)’dir. Sümer
ya da Sümerler adı ise onlara Akkadlar gibi Samî kavimler tarafından
verilmiştir.[4]
Sümerlerin
ortaya çıkışı, onların edebiyatı ve dil karakteri konusunda bilim adamları
tarafından bazan birbirine aykırı olan çeşitli fikirler ortaya atılmıştır.
Ancak bazı ortak noktalar hemen hepsi tarafından benimsenmiş ve tartışılmaz
gerçeğe dönüşmüştür. Onlar aşağıdakilerden ibarettir:
1.1 Yukarıda değinildiği gibi insan toplumlarının
arasındaki tüm sorunları ve tecrübeleri yazı yoluyla saklamayı, diğer insanlara
iletmeyi ve gelecek nesillere aktarmayı insan tarihinde ilk olarak,
kendilerinin icadettiği çivi yazısı ile, Sümerler mümkün kılmıştır. Sonraları
bu yazı esasen ticaret ilişkileri yolu ile Mezopotamya’dan dünyanın diğer bazı
ülkelerine ve kavimlerine yayılmıştır.
1.2. Sümerlerin dinî inançları, eposları, şiir sanatı ve
bunun gibi dilinin etkisi çivi yazısı vesilesiyle dünyanın diğer uygarlık
ocaklarına ve kavimlerine (Akkadlara, Mısır’a, Elam’a, Hindistan’a ulaşmış ve
daha sonra ortaya çıkan uygarlıklara, özellikle dinî inançlara ve eposlara esas
ve maya olmuştur.
1.3. Sümerlerin dili gramer karakteri açısından bükünlü
(iltisakî) dil grubuna giriyor. Bu dil grubunun temelinde ise Ural-Altay
dilleri durmaktadır. Bazı bilim adamları ise bu gramatik karakteri ve onların arasındaki var olan söz
benzerliklerini de nazar-ı dikkate alarak bu dili genel Türk dilini
esaslandıran dil, Proto-Türk dili; bazıları ise Eski Türk dili diye
adlandırmışlardır.
1.4. Sümerler
doğudan, büyük ihtimalle Orta Asya’dan gelerek Mezopotamya’ya
yerleşmişlerdir.
Eski
Mezopotamya’da Eridu, Uruk, Ur, Mari, Nippur, Nusi, Gaurtepe gibi eski
harabelerde bulunan sayısız buluntuların bilim adamları tarafından
öğrenilmesiyle tarih biliminde açılımlar gerçekleşmiştir. Yani, çivi yazısının
okunması vesilesiyle muhteşem Sümer uygarlığı ortaya çıkmıştır. Kramer’in
açıklamasına göre bu açılımın başlayıp çivi yazısının okunması için XII.
yüzyıldan günümüze kadar süren uzun zaman gerekmiştir.[5]
2.1. Toprağı Alt Üst Eden Hazine Avcıları
Eski Mezopotamya’da büyük devletlerin çok gelişmiş
olmasını insanlar eskiden beri biliyorlarsa da, bu devrin insanlık uygarlığının
gelişmesindeki öneminin bilinmesinden hâlâ çok zaman geçmedi. Eski
vasiyetnamelerde bu konuda zengin bilgiler vardır. Hemen XII. yüzyıldan
başlayarak Avrupalılar Yakın-Doğu’ya seyahatlere gittikleri zaman kendileriyle
beraber Dicle ve Fırat nehirleri arasında yerleşen kırlardaki kum tepelerinin
eteğinde yatması muhtemel olan kentler konusunda bilgiler de getiriyorlardı.
1626 yılında Doğu seyyahı Pitro Della Balle uzun yıllar Yakın-Doğu’da kaldıktan
sonra yanındaki Arap yardımcıları ve topladıkları pek çok eşya ile beraber
Roma’ya dönüyor. O kendisi ile sadece küpler, çömlekler ve süs eşyaları, çok
eski güzel malzemeler getirmeyip belki yazılı tuğlaların da ilk örneklerini
Avrupa’ya taşımıştır. Bu eşyalar gerçekte sonraları bilim adamlarının araştırmaları
için şaşırtıcı metinler ve materyaller hükmünde değer taşıyacaktır. Ancak, çivi yazısını okumak yolunda
ilk çalışmalara kadar yine 200 yıl zaman gerekmektedir. XIX. yüzyılda Avrupa’da “çölün eşya toplama
âşıkları” diye düşünülen bir akım, bu sırlı tepeleri araştırmak için toprağı
alt üst etmeye başladılar. Onlar çok hayret verici bir şekilde Babil’in
Dur-şarukin, Koma, Ninova ve diğer
eski kentleriyle karşılaşıyorlar.
2.2. Hazine Avcıları Yerine Bilim Adamları
Mezopotamya’nın
insanlık tarihindeki misli olmadık öneminin açığa kavuşması ilk defa hazine
arayıcısı karakteri olan kazıcıların kendi yerlerini bilim adamlarına terk
ettikten sonra gerçekleşmeliydi. Bu değişim 20. yüzyılın başlarında hazine
arayıcılarının yerini arkeologların almasıyla gerçekleşmiştir. 1920 yılında
Yakın-Doğu’da arkeolojik çalışmalar tam bilimsel bir düzeye ulaşmıştır.
Arkeologlar kazıcıların çıkardığı binlerce kil tabletin ve başka buluntuların
yüzüne çivi yazısı ile yazılmış olan yazıları okuyup, yeniden tasnif ederek Mezopotamya’nın
tarihi, kültürü ve bu toprakların sahipleri konusunda bilgileri açıklığa
kavuşturuyorlar. Bu çivi yazısı ile yazılan dokümanlar eski dönemlerdeki
yaşamın çeşitli yönlerini; kralın gösterişli fermanlarından, iş adamlarının
ambarlanmış mallarının listesine kadar, edebiyat ve dinî geleneklerinden, bir
babanın kendi haylaz oğluna verdiği öğütlerine kadar farklı bilgileri
içermektedir.
Anlamlı açıklamalar 1920-1940
arasındaki yirmi yılın devamında oluşmuştur. Güney Mezopotamya’daki Ur
harabelerinde İngiliz arkeoloğu Sir Leonard Walley (1880-1960) önemli sonuçlar
elde ederek M. Ö. 3000 yılına ait olan bir kralın mezarına rastlıyor. Bu
mezarda altından, gümüşten, cevherden ibaret dünyayı şaşkınlığa düşüren
zenginliklerin yanı sıra korkunç durumda diri diri gömülen muhafızlar da
bulunmaktadır. Bunun yaklaşık 80 km kuzey batısında yer alan Uruk kentinin
kütüphanesinin yeri Alman arkeologları tarafından kesinliğe kavuşturulmuş,
harabelerin altından çivi yazısına esas oluşturan resim yazısı ile yazılmış
yüzlerce kil tablet bulunmuştur.
Arkeologlar daha sonra şimdiki Irak
ile Suriye sınırlarına yakın bir yerdeki Mari kentinin üstünü açmışlardır. Bu
kent 3700 yıl önce defineciler tarafından viran edilmiştir. Bu ilginç harabenin
altında genişliği 22.000 m2 den ibaret bir hakan sarayına
rastlanmıştır.
Çivi yazısını okuma süreci XIX.
yüzyılın ilk yıllarında başlıyor. Bu sırrı açmakta üstatca olarak başlayan
Georg Friedich olmuştur. O, 1802 yılında bu çiviye benzer çizgilerin yardımıyla
sadece yazıyı değil, belki bir eski dili de öğrenmenin mümkün olduğunu ispat
ediyor. Bundan habersiz Doğu Hindistan Birliği’nde görevli İngiliz koloni
askerlerinin subayı Henri Ravlinson 1830-1836 yılları arasında İran’ın
doğusundaki Pars vilâyetinde bulduğu, bir krala ait yazıyı okuyor. Sonraları bu
araştırma çivi yazısının oluşup diğer ülkelere yayılma yeri olan
Mezopotamya’daki yüzlerce yazılı metin yardımıyla tam devam eder.
Sümer dil ve edebiyatının öğrenilmesi konusuna
gelince, göz önünde tutulması gereken esaslar şunlardır: Çivi yazısı Sümerlerden diğer ülkelere
yayıldığı için onların dinî inançları, eposları ve bütün kültürü de bu
vesileyle onların mirasçıları olan Akkadlılara, Elamlılara, Hititlere,
Asurlulara, Aramilere ve onlardan da dünyanın diğer ülkelerine yayılmıştır.
Sümer dili, bu kavmin güçten düşüp dağılmasından sonra da, günümüzdeki İslâm
dünyasının Arap dili gibi, bir kutsal dil olarak sonraki kavimlerin arasında
uzun zamanlar saklanmıştır. Onun için de Sümer dili ile bu kavimlerin
dillerinin arasında karşılaştırmalı sözlükler yazılmıştır. Bu iki dilde yazılan
sözlükler Sümer dil ve edebiyatını öğrenmekte çok önemli rol oynamıştır.
Mezopotamya’da 1851-1855 yılları arasında yapılan kazı çalışmalarına katılan
Asurolog Jules Oppert Babillilerin çivi yazısının yoktan türemiş bir yazı
olmayıp belki onun başlangıcında başka bir yazı üretiminin olması gerektiğine
şüphesiz inanıyordu.
O,
ilk adımda böyle bir hipotezi öne sürüyor:
Süslenmiş yazıya ve gelişmiş uygarlığa sahib olan Babilliler ile
Mezopotamya’nın yazılı kültürü olmayan tarihten önceki nüfusunun arasında belli
bir bağlayıcı zincir olmalıdır. Bu yazıyı icat eden ve uygarlık üreten kavime
Oppert bir çok araştırmalar ve bilimsel çalışmalar sonucunda Sümerler diye
bilinen eski adı teklif ediyor. Elbette yukarıda da belirtildiği gibi bu ad
onlara Akkadlar tarafından verilmiş bir ad olup, Sümerlerin kendilerini kendi
yurtlarına yazıtlarında verdikleri ad Kİ-EN-Gİ veya hut KİN-GİR’dir. Bu konuda
ilk çalışmaları yapan birisi de Alman bilim adamı Friedrich Delitesch’dir. O,
1889 yılında Asur Dilinin Grameri ve
1914 yılında ise Sümer Dilinin Sözlüğü ve
Sümer Dili Gramerinin Esasları adlı
bilimsel eserleri yazmıştır. O yıllardan itibaren Sümerlerin dili, dini ve
sosyo-ekonomik ilişkileri konusunda açık bilgiler yüze çıkıyor ve bundan başka
da Gılgamış Destanı, Dommuzi ile İn-Anna gibi
destanlar ve başka edebî metinleri okuyarak günümüzdeki dillere çevriliyor.
Fritz Hommel, Diemel, Pöbel, Falkenstein gibi dünya
çapında tanınmış bilim adamları tarafından okunan ilk sözcüklerin içinde
günümüzdeki Türkmen diline hem yansıma, hem de anlam bakımından çok yakın
sözcüklerin bulunması ilginç, anlamlı ve dikkate değerdir. Örneğin DİNGİR: Tanrı (tengri), DU: di (demek), Tİ: diri, Kİ, GİR: yer, yurt. Sümerlerin yaşadığı yerlerin kır
(gır) olduğunu göz önünde tutarsak bu iki sözcüğün aslında bir olmak ihtimali
güçlüdür diye düşünülmektedir. Biz kitabın sonunda Sümer-Türkmen (ve diğer bazı
Türk lehçeleri ve eski türk) dıllerinin arasındaki benzer sözcüklerin listesini
vereceğiz.
3. Sümer
Yazısı İle Kültürün Gelişmesi Ve Yayılması
3.1. En eski yazılı buluntular
diye göz önünde tutulanlar Uruk harabelerinin dördüncü katındaki M.Ö. 3000.
yıla ait metinlerdir. Günümüze kadar biz onun bin işaretini (ideogram/belgi)
biliyoruz. Onun en azından iki bin işareti olmalıdır diye tahmin ediliyor.
Ancak son dönemlerde bu işaretlerin sayısı git gide azalmaktadır. Yaklaşık M.Ö.
2500 yıllarında 800 ve M.Ö. 2000 yıllarında ise 200'e kadar azalmıştır. Bu iki
yüz belgi Sümerlerin sonraki metinlerinde devamlı kullanılmıştır. Akkadlarda bu
sayı daha da azalıyor.
3.2. Mezopotamya yazıları çok erken dönemlerde hâlâ çok basit ve gramer
bakımından gelişme süreçlerini geçirmemiş ilkel dilde ticarî ilişkiler için
kullanılmıştır. Sonraları diğer amaçlar için de kullanılmaya başlıyor ve Eski
Sümer döneminde ise dilbilgisi kurallarına uygun hâle gelmeye başlıyor.
3.3. M.Ö. 2500 yıllarından itibaren bu yazı Akkadların
dilinde de kullanılmaya başlıyor. Babillilerin egemenliğinin Sargon 'un eline
geçmesiyle (M.Ö. 2350) ise bu yazının önemi Akkadlar arasında daha da artıyor.
Bu dönemden başlayarak çivi yazısı Elamlıların ve Asurluların arasında da
yayılmaya başlıyor. M.Ö. 2000 yılında Mari üzerinden Suriye'ye geçiyor. O
dönemde Küçük Asya'nın merkezinde yer alan Hititliler bu yazıyı alıyorlar.
Asurlular ise onu kendi dillerine uyarlayarak kullanıyorlar. Kuzey Suriye ve
Filistinliler M.Ö. 1200 yıllarına kadar bu yazıyı kullanmışlardır. Mısırlılar
ise o dönemlerden başlayarak 1400-1500 yıl bu yazıyı kullanırlar.
Babillilerin
değişmiş şekilde almış oldukları çivi yazısı Ahamenitlerden önce ve onların
döneminde onlar ile komşu olan Elamlılar arasında yürürlüğe giriyor.
Ahamenitler de bu yazıyı devlet dokümanları için kullanmışlardır. Onlar bu
yazıyı Aramilerden almışlardır. Çivi yazısı Babil'de Sulukitler ve Arsakitlerin
döneminde de muhafaza edilmiştir. Babilin astronomi biliminde, hatta milâdî
birinci yüzyılın sonlarına kadar kullanılmıştır.”[6]
Çivi
yazısının Aramiler vasıtasıyla İskender Zulkarneyn (Büyük İskender) döneminde
Türkmenistan'a ulaşmış olduğu ve Türkmenlerin atalarının bir kolu olan “Parlar
tarafından”[7]
kurulmuş Part (Parfiya) devletinde kullanıldığı konusunda şu bilgiler
vardır: Kölelik döneminde Partilar,
Margiana, Harezm ve diğer Yakın Doğu ve Avrupa devletleri ile ticarî ve
kültürel ilişkilerde bulunmuştur. Bu sebeple Harezm'de Aramî alfabesi ve Mısır
takvimi vb. gelenekler benimsenmiştir. Part alfabesi de Aramî yazısı esasında
oluşturulmuştur.[8]
Elimizdeki
bilgilere göre Sümerlerin icat ettiği çivi yazısının uzun çağları ve uzak
yolları aşarak onların eski yurtları olan Türkmenistan'a tekrar dönmüş
olabileceğini düşünebiliriz.
4. Türkmenlerin Atalarının Kurduğu Anâu Uygarlığı
Dünya
Uygarlığının en eski ocakları konusunda söz edildiğinde âdet olarak Yakın Doğu'dan,
Mısır'dan, Hindistan'dan, Çin'den ve Yunan'dan bahsedilegelmiştir. Ancak, tarih
bilimi sahasında yeni yeni gerçeklerin yüze çıkması sonucunda bilim adamları
arasında yeni fikirler ve bakış açıları da oluşmaktadır. Ve genel değişme
yasası kapsamında olarak tarihsel gerçeklik de değişmektedir. Bu tarihsel
değişmelere asıl neden olan şeyler arasında en önemlilerinden biri de
arkeologların son yıllarda yaptıkları kazılar ve açıklamalarıdır. Bunların en
önemlilerinden biri de yer yüzünün en eski ve ilginç uygarlık ocaklarından olan
Türkmenistan'daki Anaû uygarlığıdır. Bu uygarlık konusunda ilk bilgiler Amarikalı
Arkeolog R. Pumpelley´ye aiddir: “21. Yüzyıl insanlıgın hizmetine yeni
teknolojiler getiriyor; karbon testi ile yaş tayini, uzaydan Amarikalı Jeolog
ve Arkeolog Prof. Raphael PUMPELLEY (1837-1923). Türkistan´da ilki (1864-1865)
yıllarında Türkistan´daki Aşkabat şehrine 5 km uzaklıktaki tarihi Ano
şehrinin iki kurganı kazmış. Kazı sonuçlarını “exploration in Turkestan”
kitabında yayınlamıştır. Araştırmaları sonunda Ano´daki kurganda Isa´dan
önce 6.000 yılına kadar inilmiştir. Kitapta Türkistan´dakı bugday ziraatının
I.Ö. 8.000, hayvanların ehlileştirilmesini I.Ö. 6.800-8.000 tarihlerinde
oldugunu belirtmektedir. Kitapta Ano´un insanlık için önemi belirtilirken
aynen söylenen: “Başlangıcı yer kürenin derinliklerine gömülü olan ve tepesinde
iskeletler bulunan Türkistan´ın Ano medeniyetine bu uzun geçmiş
kültürüne baktıgımız zaman Mezopotamya ve Mısı´ın kültürlerinden daha eski bir
çagda 2.000 yıl devam etmiş olan bir medeniyet ile karşılaşmış oluruz. Daha
başlangıçda evli barklı bir köy hayatı görünüyor, kadınlar iplik büküyor,
dokuma yapıyor, ekip biçiyor, zahireyi degirmen taşında ögütmegi, fırınlarda
ekmek pişirmeyi biliyorlardı, çömlekçilik sanatkarları kaplara şekiller
veriyor, ıslak killerden kapların etrafına yer yer halkalar yapiyor, uzak
zamanlardan miras kalan boyalarla üzerlerine şekiller çiziyorlardı .........
atın insan kontrolü altına alınmasının başlangıcını burada görüyorum”.(R.
Pumpelley, Expploratins in Turkestan , t-1, p-49).[9]
Türkmen-Sovyet Ansiklopedisi’nin 8. cildinin 38. sayfasında şöyle
yazılmaktadır: "Sekiz bin yıl önce
Yakın-Doğu yurtlarında ve Güney Türkmenistan'da eski tarım ve hayvancılık
uygarlığının yayıldığı dönemde, yeryüzünün başka ülkelerinde hâlâ eski
avcılığın basit ekonomisi devam etmekteydi. Yukarıda adı geçen yurtlarda
tarımcılar yerleşip ilk köyleri meydana getiriyorlardı. Bu köylerde her aile
bağımsız bir birim olup bir odalı evlerde yaşıyor, M.Ö. 5000 yılının sonlarında
Türkmenistan'ın sınırında insanlar bakır, altın, M.Ö 3000 yılları başlarında
pirinci kullanıyorlardı. Bakır ile pirincin bulunması çok daha gelişmiş iş aletlerinin
(saban, dokuma aletleri vb.) yayılmasına yardım etmiştir.
O dönemde
yaşayan ve dünya uygarlığının temelini atan insanlardan olan bu kavimler ile
günümüzdeki Türkmenler arasındaki etnik ilişki konusunda Rus tarihçisi
Rusliyakof kendisinin Türkmen Halkının
Gelip Çıkışı (oluşumu) adlı
kitabında şöyle yazıyor. "Biz bugün o eski kavimlerin adlarını bilmiyoruz.
Türkmenlerin en eski ataları da onlar olmalıdır. Anû'nun eski obalarından bilim
adamlarının kazı çalışmaları sonucunda buldukları brekosefallerin şu günkü
Türkmenlerinkine benzerliği çok ilginçtir."[10]
N. Gulla bu
konuda şöyle yazıyor: "M.Ö. 6-7 bin
yılları arasında Köpet dağının eteğinde şimdiki Aşkabat ve Göktepe bölgesinde
ortaya çıkan en eski atalarımız sonra M.Ö. 6000-2000 yılları aralığının sonlarında
Türkmenistan sınırlarında Ceytun ve Anû uygarlığı adıyla dünya tarihine geçen,
o dönemlere göre uygarlığın en gelişmiş ve yüksek seviyesi sayılan kültürü
türetmişlerdir.”[11]
Anû uygarlığı
Türkiye ve İran bilim adamlarının da dikkatini çekmiştir. Türk bilim adamı Anıl
Çeçen şöyle yazıyor: "Proto-Türk
kültürünü temsil ettiği benimsenen Anav
bugünkü Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat çevresinde ilk kültür
tabakasına yaklaşık olarak altı bin yıllık bir geçmişi simgelemektedir. Anav
kültürünün dördüncü katı ise milât
yıllarına rastlamaktadır. Tarihçiler genel olarak Orta Asya kavimlerinin
kültürlerini Anav uygarlığı tabakalarına göre tarihlendirmeye ve iki binlerde
bu tabakalarla karşılaştrmaga çalışırlar /.../ Bu dönemde dünyanın
altın merkezi Altaylar’da görünmekte ve bu endüstriyi Proto-Türkler
yürütmektedir."[12]
Genel Türk Tarihi adlı eserde bu konuda şu satırlar vardır: “Anau’da bulunan kalıntılar, insanların ilk
uygarlık aşamaları hakkında fikir edinebilmesi bakımından çok önemlidir. Gerçi
burada yakılmış cesetleri kapsayan alt tabakanın üstünde bulunan yuvarlak,
brakisefal kafatasları ile Türkmen el işlerinde görülen motiflere benzeyen
keramik motifleriyle Anau kültürünü yapan halkın saf Türk olduğunu ispatlamak
olasılığı yoktur. Ama bu kültürü bir Aryan eseri olarak değerlendirmeye de bu
ögeler engel olmaktadır.”[13]
Bu medeniyet
hakkında elimizde olan en son bilgiler şöyledir: “13/05/2001
tarihli New York Times gazetesinde yer alan bir makaleye göre, Rus ve Amerikan
arkeologları bugünkü Türkmenistan ve Özbekistan’da, zamanımızdan 4.000 yıl önce
yaşamış bir medeniyetin kalıntılarını bulmuşlardır. Aşağıdaki bilgiler bu
makaleden alınmıştır. Araştırmayı yürüten arkeologlara göre, bu bölgedeki
insanlar, bir Tatlıgöl (oasis) çevresinde kerpiçten yapılmış binalardan oluşan
yerleşim merkezleri kurmuşlardır. Bu medeniyetin insanları koyun ve keçi
beslemişler, kanallarla sulamalı ziraat yapmışlar, tarlalarda buğday ve arpa
yetiştirmişlerdir. Onların bronz baltaları, mükemmel seramikleri, mermer ve
kemik oymaları, altın ve değerli taşlardan süs eşyaları varmış. Elit sınıfa
mensup insanların mezarlarına lüks eşyalar bırakmışlardır.
Pensilvanya
Üniversitesi Eski Asya Dilleri uzmanı Mair’e göre bölgede yeni keşfedilen bu
yüksek medeniyet; Eski Çağ Asyası’nın kültür ve ticaret yolu üzerindeki çok
büyük bir boşluğu tam olarak doldurmuştur. Bu buluşla eskiden sanıldığı gibi,
Asya halkının M. Ö. 4000 yıllarında birbirlerinden ve dünyanın diğer
yerlerinden kopuk, ayrışık (izole) halklar olmadığı ortaya çıkmıştır. Yeni keşfedilmiş
olan bu medeniyete ait, batıda Annau’dan (Anav, Anau) doğuda Özbekistan’a,
hatta Afganistan’ın kuzeyine kadar uzanan Kara Kum gölü boyunca, düzinelerce
yerleşim harabeleri bulunmuştur. Bu saha 300-400 mil uzunluğunda ve 50 mil
kadar genişliğindedir. Bu insanların kim oldukları, nereden ve kendilerine ne
isim verdikleri henüz bilinmemektedir. Bu nedenle arkeologlar bu medeniyete
bulunduğu bölgeleri dıkkate alarak Bacteria Margiana Archaeology Complex;
ismini vermişler ve kısa olarak BMAC ismini vermişlerdir”[14]
Bugüne kadar
gün yüzüne çıkan gerçeklere göre, Türkmen toprağı dünya uygarlığının en eski
kaynaklarındandır. Bu ilginç medeniyeti türetenlerin ise Türkmenlerin ataları
olduğunu gösteren ve gün geçtikçe artan bilimsel çalışmalar ortaya çıkmaktadır.
III. Türkmenlerin
Ataları ile Sümerler
ve
Eski Türkmenistan
ile Mezopotamya İlişkileri
Önce de
değindiğimiz gibi, Anaû medeniyetinin hemen ardından Mezopotamya'da insanlık
tarihinin çok zengin uygarlığı Sümerler tarafından meydana getirilmiştir. Tarih
biliminin gelişmesi sonucunda Sümer ve Anû medeniyetleri arasında bulunan
ilişkiler ve Sümerler ile Türklerin atalarının arasındaki akrabalık
aydınlanmaktadır. Biz bu konudaki kendi düşüncemizi aşağıdaki bölümler
esnasında izah etmeye çalışacağız.
1.Tarihi Gerçekler:
Türk Ansiklopedisi adlı eserde Sümerler hakkında şu satırlar vardır: "Güney
Mezopotamya'da Sümer ilinde yapılan arkeolojik araştırmalar, hususiyle Uruk
harabesinde tespit edilen kültür katları ile, başka başka kazı merkezlerinde
bunlara tekabül eden katlarda elde edilen ve asıl bu yerlerle temsil edilip
onlara göre adlandırlan buluntuların mukayesesi Sümerlerin Aşağı
Mezopotamya'nın yerli halkı olmadığını göstermektedir... Sümerlerin Güney
Mezopotamya Uruk katı sonlarına doğru göç ettiklerinin delilleri olduğu
söylenebilir...
Öte yandan
Benno Landsberg'in tahlil ve teşhislerine göre, aslında tek heceli bir karakter
arz eden Sümerceye, Sümerlerin Mezopotamya'ya göç edip yerleşmelerinden sonra
birtakım iki veya daha fazla heceli ve Sümercenin bünyesinden farklı yer adları
ile meslek adları ve diğer kültür kelimeleri girmiştir. Bu arkeolojik ve
filolojik deliller, başta Frankfort olmak üzere, bazılarının Sümerlerin
El-Ubeyd çağından beri Güney Mezopotamya'da mevcut oldukları görüşünü
kabullenmeye imkân bırakmamaktadır. Sümerlerin umumiyetle Mezopotamya'ya
doğudan geldikleri kabul edilmiştir. Tabii bu görüşte arkeolojik ve filolojik
bakımlardan birtakım münasebet ve benzerliklerin tesiri bulunmaktadır...”
Tanınmış Sümerolog Karmer de Sümerlerin Mezopotamya'ya dördüncü binin ikinci
yarısında gelmiş olacaklarını ve ana yurtlarının bilinmediğini belirtmektedir.
Onun kanaatince, Enmerkar ve Aratta üzerinde dönen, destanî menkıbeler
silsilesinden hükmedileceğine göre, ilk Sümer hükümdarları, belki Hazar Denizi
çevresinde kurulmuş olan bir şehir devleti ile çok sıkı bir münasebete girmiş
bulunuyorlardı. Bir ölçüde Ural-Altay dillerini hatırlatan Sümer dili de yapısı
bakımından bir bitişken dildir ve bu dil vakıası da Aratta gibi aynı geniş sahaya
işaret etmektedir.”[15]
Kramer tarafından Sümerlerin sıkı ilişkide
olduğu ve onun fikrine göre Hazar çevresinde yer alan Aratta şehrinin Eski
Türkmenistan'da olduğu konusunda Türkmenistan'ın ve bütün eski Sovyet
Cumhuriyetlerinin ünlü bilim adamları tarafından yazılmış olan Sovyet Türkmenistanı adlı eserin birinci cildinde aşağıdaki
bilgileri buluyoruz:
"Margiyanalıların yerleştiği yurtlarının tümü konusunda, yerleştiği
pek çok bölgenin susuzluktan çöl olmuşsa da, onların birkaç kentlerinin mevcut
olduğu konusunda açıklamalar ve bilgiler vardır.
Part
Margianası kentlerinin gerçek sayısı, birbirlerine göre coğrafî konumları
bakımından doğru belirlenmiş olmasa da, M.Ö. 2. yüzyılın birinci yarısında
yaşayan Klaudi Ptolomey tarafından yazılmıştır. O kentleri 102° ve 106° doğu
boylamlarında gösterip, güneyden kuzeye doğru sayarak aşağıdaki dokuz kentin
adını yazıyor: Nigeya (Niseya),
Kamaguryana, Reya, Antihoya, Margiyana, Nasoi, Argadina (Aradena), Sena (Sina),
ARATA ve Ariyaka”[16].
Yukarıda adı geçen ARATTA destanının metnini kitabın yer-yurt adları bölümünde
tanıtacağız.
İranlı tarihçi
Hasan Pirniya bu konuda şöyle yazıyor:
".... Ancak Akkadların ve Sümerlerin nereden geldikleri konusunda
Aşkabat'ın yakınındaki Anû, Astarabad'ın yakınındaki Türendepe, (bazılarına
göre Turantepe B.G.) ve Daraygez'de (Güney Türkmenistan çevresi, B.G.) bulunan
seramik eşyalar, kap kacaklar ve buna benzer şeylerin imalât ediliş şekilleri
Elâm tarzı ile aynı olup altın vazoların yüzünde ise Sümerlerin resimlerinin
işlenmiş olmasını göz önüne alarak, bazı bilim adamları Elam Uygarlığı ile
Güney ve Batı Türkmenistan uygarlığının birbiriyle ilişkisinin olması gerektiği
kanaatine, belki de Sümerler de kuzey taraftan Basra Körfezine ve Babil
düzlüğüne gelmiştir diyen düşünceye varmışlardır.”[17]
Hasan Pirniya kendi kitabının girişinde dünyadaki mevcut dilleri ve eski
dilleri üç gruba bölerek Elam ve Sümer dillerini Ural-Altay ve diğer bükünlü
(iltisaki) dil grubuna koyuyor.
Türk tarihçisi
Kâmuran Gürün de Anû Medeniyeti ve onun tarihi dönemi (M.Ö. 8000-3900 araları)
konusunda uzmanların ortaya koyduğu çeşitli fikirleri izah etmesinin yanı sıra
Sümer medeniyetinin ve Sümerlerin menşeinin neresi olduğu hususundaki çeşitli
fikirleri de (Türkmenistan, Hindistan, belki de üçüncü bir yer) analiz ediyor.
Gürün burada Anû'dan elde edilen buluntuların bu konuların açığa kavuşmasındaki
önemini vurguluyor.[18]
Tarihçi Nissen
Sümerlerin başka yerden gelmesini şöyle açıklıyor. "Mezopotamya'da M. Ö.
3200 yıllarında çok sınırlı bir dönem süresinde beklenilmedik bir durumda
medeniyetin çeşitli yönleri kesin olarak değişmiştir. Bu değişmenin sadece eski
kavmin yerini daha gelişmiş bir ülkeden gelen yeni bir kavimin alması ile
gerçekleşmesi mümkündür." Bundan başka da nüfus sayısında yedi kat bir
artışın olduğunu zikrederek bu olayı Sümerlerin Mezopotamya'ya gelip yerleşmesi
ile ilişkilendiriyor.[19]
Gene bir
İranlı tarihçi Meşkur da bu konuda şöyle yazıyor: "Babil'in ilk yerli kavimlerinin
Sümerler ya da Samîler olduğu konusunda çeşitli görüşler var. Günümüzde alimlerin
çoğunluğu Sümerlerin Babil'de yerleşmiş olduğunu savunuyorlar. Sümer yurdu Tevrat'ta Şenar adıyla geçiyor. Onların
kendileri kendi yurtlarına Şumer demişlerdir. Sümer'de bulunan pirinç
eşyalardan anlaşıldığına göre onlar Fırat etrafına birden bire beklenilmedik
durumda gelip, medeniyetlerini ise Hazar Denizi'nin güney doğusundan
kendileriyle getirmişlerdir. Ancak bazı bilim adamları ise bunların deniz
tarafından geldiklerini öne sürmektedirler."[20]
Alman bilim
adamı Oberhuber Die Kultur des
Altesorientes adlı kitabında dünya uygarlığında yazının bulunması konusunda
şöyle bir fikir öne sürüyor:
"Sümerlere ait bulunmuş yazıların ve yazının sonraki olgunlaşma
süreci ile ilgili belgelerdeki metinlerin çoğunluğu ticaret ve yönetim işlerine
ait olduğu için bilim adamları yazının meydana gelmesinde ticarî ilişkilerin
temel rolünün olduğunu vurguluyorlar. Bu düşüncenin savunucusu Heishelheim’in
fikrine göre şehir medeniyeti sadece coğrafî şartların ya da kent uygarlığının
ortaya çıkması sonunda teşekkül etmeyip belki ticarî ilişkilerin ekonomide
temel rol oynamasından kaynaklanmaktadır. Bu teorinin doğruluğunu ispat eden en
inandırıcı delil ise Yakın-Doğu ve Orta Asya'nın ticarî ilişkilerinin kesişim
merkezinde yerleşen Hazar ötesindeki (Türkmenistan'da) doğunun en eski kenti
Anû'dur.”[21]
XI. yüzyılda
yaşamış olan Kaşgarlı Mahmut dünya çapında tanınmış eseri Divan-ı Lügati't Türk'te ve bunun gibi XIII. yüzyılda yaşayan ünlü
tarihçi Hamedanlı Hoca Reşideddin Fazlullah'ın Câmîu't Tevarih adlı eserinde Türklerin şeceresini Hz. Nuh'dan
başlatıyorlar. Nuh ise bilim adamlarının açıklamasına göre Ziusudra adıyla
Sümerler arasında yaşamış bilgin, belki de marangoz olmuştur. Nuh Tufanı
Destanı ise tarihçilerin fikrine göre herhâlde dünyayı su basanda (bazılarına
göre Sümerlerin yurdunu) kendi yaptığı gemi ile bir grup insanı ölümden
kurtarışını konu alan bir folklorik destandır. Bu destan zamanla dinî bir
nitelik kazanarak Tevrat ve sonraki kutsal kitaplara girmiştir diye
düşünülebilir.[22]
Belki yukarıda
belirtilen ünlü tarihçilerin Türklerin aslını Nuh'tan getirmeleri ile ilgili
görüşleri bir hayale dayalı olmayıp çok eski kaynaklara ve halk arasında uzun
zamandan beri yaşaya gelen yaygın rivayetlere dayanmaktadır.
Nuh sözüne
gelince, bu sözcük Sümer dilindeki NU sözü
ile bir olup sonraki Sâmî Kavimler tarafından NUH şeklinde yazılmış olabilir.
NU sözcüğünün Sümer dilindeki anlamları; insan, türetmek ve tohum demektir.[23]
Bu söze anlam bakımından denk, yansıma bakımından da çok yakın kelimeler Altay
dillerinde de vardır. Örneğin: Gold
dilinde NAİ, Kore dilinde NEI, Mongol dilinde ise NİALMA, hepsi insan
anlamındadır.[24]Türkmenlerde
de bir kimseyi övmek istediklerinde NAY BAŞI ibaresi kullanılmaktadır. Bu sözün
de anlamı insanların en seçkini olsa gerek.
Türkmenistan
ile Mezopotamya arasındaki tarihî ilişki konusunda Türkmen bilim adamlarının
yazdığı son makaleler daha açık bilgiler vermektedir. Ödek Ödekof şöyle yazıyor: "... Yazarın Türkmen Boyu
"Teke" ve "Göktürk" sözcüklerini açıklamaya sistematik
yaklaşması, Türkmenlerin etnogenetik kökünü M.Ö. 3000. yıla götürmeye imkan
verdi. Bunu çeşitli uzmanlar, tarihçiler, arkeologlar, dil bilimciler ve
yazarlar teyit etmişlerdir. Bunun gibi yaklaşmanın esasında Şumerler (Sümerler)
adının ve uygarlığının temel unsurunu izah etmeye Sümer yurdunda ve
Altıntepe'de (Güney Türkmenistan) yaşayan halkların birbirleriyle akraba
olduklarını ispat etmeye imkân buluyoruz. Böylece, Sümer yurdunda yaşayan
SAKGİK halkı Altıntepe uygarlığını türeten halkların doğrudan nesilleridir
diyen tarihî sonuca varmak mümkündür.”[25]
Gulla da
"Türkmenlerin ataları sayılan ve Mezopotamya'ya göç eden Sümerler sonra
Akkatlar, Elamlılar konusundaki bilimsel kaynaklar oraya göçmeyi M.Ö. 4000
yılına tarihlendirmektedir. Ancak bu dönem Anû medeniyetinin gelişmiş bir
dönemine rastlamaktadır. Bu nedenle onların kendi vatanlarını ekonomik düzey ve
uygarlık seviyesinin yüksek olduğu bir dönemde terk etmelerini anlamak zordur.
Ancak M.Ö. 4000 yıllarının sonları ve 3000 yıllarının başlarında o döneme göre
ekonomi ve uygarlık bakımından gelişmiş GÖKSÜYRÜ´nün (Türkmenistan'da) dokuz
obasının hepsi boşalmıştır. Bu göçün sebebi ise o dönemde OKS diye adlandırılan
şimdiki Tecen ırmağının suyunun bu günkü İran toprağından kasıtlı olarak
azaltılmasıdır. Bu, rutubetin azalması nedeniyle, Karakum (şimdi
Türkmenistan'ın % 80'i teşkil eden bir saha) alanının çölleşmesine neden
olmuştur. Bu sürecin başlaması ile M.Ö. 4000 yıllarının sonunda Göksûrililerin,
sonra Sümerler adını alan büyük bir kesimi, bol su arayarak Mezopotomya'ya
giden kavim olması mümkündür.”[26]
Sümerologların
birkaçı Sümer dilinin Hindistan'da Aryanlardan önce yaşayan ve dilleri
Ural-Altay dil karakterine sahip olan DRAVİDA’ların diline benzerliğini de göz
önünde tutarak belki de Sümerler şimdiki İran'ın güneyinden geçerek Mezopotamya'ya
ulaşmışlardır demektedir. Ancak o dönem doğal şartlarının şimdiki İran'ın
doğusunda çok büyük ve sıcak çölleri meydana getirdiğini dikkate alarak bunun
mümkün olacağına inanmanın çok zor olacağı sonucuna varıyorlar.
Bu ihtimali
öne sürenlerin biri ise Soden’dir. O sözünün devamında der: "Bu eklemeli
karakterli bir dile sahip olan Dravidalar Hindistan'daki zengin uygarlığın
yaratıcısı sayılırlar. Hindistan'a en son nüfuz eden (ârileşen) Aryanlar ise
onları Doğu Hindistan'a sürüyorlar. Ancak, Dravidaları batıya göçmeye neyin
mecbur ettiğini anlamak ve onların M.Ö. 4000 yılının hangi kesiminde göç
ettiğini tespit etmek çok zordur"[27]
Dravidalar
konusunda Sümerolog Hommel de şu açıklamalarda bulunmaktadır: "Kollar
(Kolhlar) Hindistan'ın yerli nüfusunun son kalıntılarıdır. Sonra Turanlı
(Türkistanlı) Dravidalar Hindistan'a geliyorlar, en sonunda da Aryanlar gelip
Dravidaları Doğu Hindistan'a sürmüşlerdir.
Dravidi
dilinde konuşan nüfusun günümüzdeki sayısı yaklaşık 200 milyon olup Hindistan
yarımadasının 1/4'ünü oluştururlar. Bu dil, özellikle onun Tamilce lehçesi
güçlü edebiyatı, eski metinleri ve M.Ö. 300 yıllarına kadar giden geçmişi ile
kendi karakterini korumaktadır. Bu dil Tamil, Andrapradaş ve Misur gibi birkaç yurtta resmî devlet
dilidir"[28]
Sümerlerin Orta
Asya'dan gelmeleri konusunda bilimsel gerçekler daha çoktur. Ancak biz metnin
bu bölümünü bu konuda yazılan en son eserlerin birine müracaat ederek
noktalıyoruz: "Sümerlerin (M.Ö.
3300) Orta Asya'dan gelme ihtimali aşağıdaki şu faktörlerle açıklanıyor.
Onların dillerinin Altay-Türk dillerine benzerliği, tapınaklarının mimarî
şekilleri ve süslemelerinin dağ tapınaklarına benzemesi ve genellikle yazıda
kullanılan ideogramlarının (belgilerinin) dağ yurtlarıyla benzerlik
göstermesidir. Sümerlerin dinî inançlarının kökünün de Orta Asya ya da
Bakterya'dan olduğunu kanıtlayacak anlamlı şeyler vardır: Dağ tapınakları, dağ öküzüne secde etmek ve
ek olarak Orta Asya'da olduğu gibi kralın muhafızlarının o öldüğü zaman, kendilerini
zehirleyerek intihar etmeleri...”[29]
Yer-yurt
adları dünyada en sabit ve derin tarihî anlamı olan sözcüklerdir. Çünkü bir
yurtta kültürlerin değişmesiyle hatta resmî dilin değişmesiyle yer-yurt adları
kayıp olmayıp halk tarafından muhafaza edilmektedir. Hatta pek çok bölgede
yer-yurt adlarının manasını o bölgede şimdiki yaşayan halkın diliyle
anlamlandırmak mümkün değildir. Bunun için bilim adamları Mezopotamya'daki bazı
yer-yurt adlarının Sümer dilinde belli bir anlamı olmadığı için o bölgede
Sümerlerden önce başka bir kavim yaşamıştır, Sümerler ise başka bir yerden göç
edip gelmiştir diye bir kanaate varıyorlar. Bu sebeplere göre, Eski
Türkmenistan ile Mezopotamya'daki birkaç yer-yurt adının birbirine denk gelmesi
veya yakın olması çok anlamlı ve tarihî açıdan önemlidir. Meselenin gene
bir ilginç ve anlamlı yönü ise Türkmen topraklarındaki bazı yer adları hatta
insan adları günümüzdeki konuşulan Türkmence ve hatta diğer Türk dillerinde
anlam bulunmadığı bir durumda bile, Sümer dilinde belli bir anlam
kazanmaktadır. Bunun sebebi ise Sümer dilinin o dönemlerde yazıya geçerek
değişmeden ve asimile olmadan kurtulan yegâne akraba dil olmasıdır. Bu adların
birkaçını inceleyelim:
2.1. Aratta
Biz yukarda Kramer’in Sümer
metinlerinde adı geçen “Aratta” kentinin Hazar çevresine işaret
ettiğini savunduğunu ve aynı şekilde bu kentin Türkmenistan’ın en
eski kent adlarının arasında bulunduğunu açıklamıştık. Şimdi Kramer’in zikr
ettiği bu kente ait destanın metnine bakalım:
Enmerkar ve Aratta'nın
Sahibi (İyesi)
O bir defa öyle olmuştu:
İn-anna'nın kendi kutsal yüreğinde
sevdiği,
İn-anna'nın kendi kutsal yüreğinde Şuba yurdundan
seçtiği,
"Utu" nun oğlu Enmerkar'dan,
Kendisinin mehriban hanım hakanı olan kızdardeşine
Kutsal İn-anna'ya bir yalvarış geldi:
Ey benim kızdardeşim İn-anna, Uruk için,
Koy, Aratta'nın halkı güzel süslenen altın gümüşler
temin
etsin,
Koy, onlar temiz yakutları, dağın kayalarından
dereye
indirsinler,
Koy, onlar cevherler ve temiz yakutları getirsinler:
Kutsal yurt Uruk'a
....
Senin vatan tuttuğun yerin, kutsal Gipar'a (?)
Aratta'nın halkı güzel sanatı ile içeriyi süslesinler,
Ben; yalvarıyorum .... onların arasında,
Koy, Aratta Uruk'a boyun eğsin,
Koy, Aratta'nın halkı dağın taşını eteklerine getirenden
sonra,
Benim için ulu tapınak yapsınlar,
Koy, benim için ulu sandık yapsınlar.
Benim önümde bir ulu sandık olsun, Tanrıların sandığı,
Onlar benim Kullab'daki Tanrılık Yasamı doğru icra
etsinler,
Benim için Absu yapsınlar, bir kutsal büyük yurt gibi,
Benim için Eridu'yu bir dağ gibi temizlesinler.
Benim için Absun'nun kutsal tapınağı gibi bir kovuk
yapsınlar.
Ben, kutsal türkümü Absu'dan seslendirdiğimde
Ben, tanrılık yasamı Eridu'dan getirdiğimde
Ben tanrılık orunumu çiçeklendiğimde? Çiçeklendirdiğimde
???
Ben Kullap'ta ve Uruk'ta hakanlık tacımı başıma
koyduğumda
Koy, utu (güneş, güneş tanrısı) bana dostluk nazarını
salsın
****
Elçi Aratta'nın iyesine dedi
Senin atan benim hakanım beni gönderdi,
Uruk’un sahibi, Kullab’ın sahibi
Beni senin yanına gönderdi
Senin hakanın, o ne söyledi, o ne dedi?
Benim hakanım, o şöyle söyledi, şöyle dedi,
Benim hakanım
senin doğum gününden bir taç belirledi
Uruk'un iyesi, Sümer'in ejderhası, o .... gibi.
Hakan gibi güçlü, büyük yurda buyurgan koç
O ..... çoban
Mehriban inekden, büyük yurdun yüreğinden doğan,
En-merkar, Utu’nun oğlu, beni gönderdi.
Benim hakanım, o şöyle dedi:
Ben kentin halkını sürgün ederim, onlar göç etmeli
olurlar
kuşlar yuvalarından kaçmış gibi
Ben onu toza kararım, sanki kökünden viran edilmiş yurt
gibi,
En-ki'nin beddua eden yurdu, Arrata’nı
Ben hükmen orayı toz ederim,
Sanki bir zamanlar toz olup
kalan yurt gibi.
İn-anna onun karşısında silâhlanmıştır.
O. (Aratta) sözü dinlemedi diyen sözleri kullandı
(Onun dediklerini hiçe saydı)
Ben kenti kül olan toprak gibi ederim,
Ben hükmen kentin
Üstünde toz duman yükseltirim.
Onun madenlerinden altınlarını aldıktan sonra
Onun topraklarından gümüş çıkardıktan sonra
Gümüş işlendikten sonra ...,
Çuvallar katırların sırtına yüklendikten sonra ....
Sümer'in genç Enlil’in evi ....
En-ki'nin tarafından,
Onun kutsal yüreğinde seçilmiş iye,
Koy, büyük yurdun halkı, benim için temiz ... yapsınlar
Koy, o, benim için şimşir gibi büyüsün, çiçeklensin
Güneş gibi ışık salsın, Ganun'dan çıktığı zaman,
Benim için onun eşiğini süsle.
******
Ey, Uruk'un iyesi, bir parça kil al, levha gibi, onun
yüzüne
sözcükler yaz
O kilin yüzünde bir sözcük yok
Evet, sana güneş Tanrı şöyle hatırlattı,
Şöyle yap, levhanın yüzüne yaz: Enmerkar.”[30]
Bilim adamları
bu destanda geçen Enki ve İn-anna gibi büyük Sümer tanrıları tarafından öne
sürülen amaç ve eposun cereyan ettiği atmosferi göz önünde bulundurarak bu
olaylarla ilgili açıklayıcı fikirlerini şu şekilde beyan etmişlerdir. Uhlig şöyle yazıyor: "Bu metin noktalar ile gösterilmiş boş
yerler olmasına (kaybolmuş sözcüklerine) rağmen çok şeyleri açıklıyor.
Anlaşıldığına göre Eridu kentine kadar uzanan ülkelere egemen olan Uruk'un
hakanı, Enki'nin kenti olan Eridu'yu viran etmesinin ardından altın ve yakut
zenginliği ile meşhur olan Aratta'nın halkı yıkılan şehirleri tekrar yapmaya ve
Enki'nin tapınağını tekrar inşa etmeye, ayrıca gümüş ve mücevherlerini
getirerek Uruk'un tapınağını süslemeye ve orada yeni bir tapınak kurmaya mecbur
ediliyor. Bu amaç ilk olarak bir tanrının ağzından tehdit edici motifte ifade
edilerek, bir elçi vesilesiyle Aratta'nın sahibine haber veriliyor. Bu olay bir
kutsal dinî amaç gibi gösterilirse de, gerçekte o dünyevî çıkarlar ve güç ifade
etmek için olup, din ise sadece örtü olarak kullanılmıştır.”[31]
Soden'in
açıklamasına göre bu mitte İn-anna kendi hakanının yardımına geliyor. O bu amaç
için düşman yurdunu (Aratta'yı) müthiş bir kuraklığa uğratarak ağır şartlar
altına sokuyor. Soden’in bu değerlendirmesi, yukarıda Türkmen bilim adamlarının
o dönemde Türkmenistan'da Karakum Çölünün büyümesi ve ağır kuraklığa maruz
kalmasından dolayı oranın halkının dünyanın çeşitli yurtlarına, bu cümleden
olarak Mezopotamya'ya gitmeye mecbur oldukları konusundaki fikirlerine uygunluk
göstermektedir. Çünkü, destanda bu iki yurdun arasında ilişki olduğunu açıkça
görüyoruz.
Burada “Aratta” yurt adı olarak Güney
Azerbeycan topraklarında da bulunmasına dikkat çekmek istiyoruz.
2.2. Küngür (Küñür), Türkmen Sahra’da (Kuzey İran'da) yerleşen
bir eski Türkmen obasının adı.
Sümerler
kendi yurtlarını KİN-Kİ daha açıkçası KİN-GİR diye adlandırmışlardır. Bu adın asıl ya da mecazî anlamı uygarlık
yurdu diye anlaşılmıştır. Sümer dilinde günümüz Türkmen dilindeki gibi geniz
sesi (palatal / nazal) olmasını göz önünde tutarak bu iki sözcüğü aynı
yansımada okumak mümkündür. Birleşik sözcük olan KİN-GİR iki basit sözcükten KİN ve GİR sözcüklerinden oluşmuştur. KİN
sözcüğü Sümer dilinde birkaç anlamda kullanılmış ve bir anlamı da iş demektir (bkz. sözlük bölümüne). Bu
sözcük Türkmen dilinde müşkil ve zahmetli anlamına gelen KIN sözcüğü ile
yansıma bakımdan bir, anlam bakımından ise çok yakındır. İkinci basit sözcük
GİR (Kİ) ise Sümer dilinde yer, belli bir
yer anlamına gelmektedir. Bu sözcük Türkmen dilindeki gır (kır) sözcüğü ile hem yansıma hem de anlam bakımından tahminen
birdir. Nedeni, gır sözcüğü Türkmen
dilinde ırmakların çöküntüsünden oluşmuş, bazı yerleri kuru ve çoğunluğu
tepelerden ibaret yer anlamındadır. Sümerlerin yurdu da iki ırmağın arasındaki
gır (kır) dan ibarettir. Bunları göz önünde bulundurarak zahmetli kır diye
düşünmek mümkündür. Bilim adamlarının Mezopotamya'nın kurak toprağının çok
zahmet istemesi konusundaki açıklamaları da bu düşünceye destek veriyor.
Türkmenistan'da
da eskiden kalmış harabelerin arasında kalalı
gir, kaplanlı gir gibi adlar vardır. Sümerolog Falkenstein bu sözcüğü
KEN-GER ve KEÑER şeklinde yazıyor[32].
Azerbaycan'ın Tebriz kenti yakınında bir köyün adı da Kenger’dir. Bizim bu yer
adının nereden gelip çıktığı konusunda elimizde bilgimiz yok, ancak meselenin
ilginç yanı, Falkenstein'ın LU-KEN-GER-RA sözünü Sümerli (Mann von Sümer,
Sümerer) diye adlandırmıştır.[33]
Yukarıda adı geçen Azerbaycan köyün (veya kentin) bazı sakinleri kendileri için
Kengerlu (kengerli) soyadını kullanıyorlar. LU-KEN-GER-RA sözcüğü ile KENGERLU
sözcüğü arasındaki benzerlik çok anlamlıdır. Özellikle (LU) eki her iki dilde
de bir yurda mensup adam anlamına geliyor (bkz. sözlük bölümü).
Bazı bilim
adamları bu sözcüğü Kİ-EN-Gİ şeklinde yazıp, onun birinci hecesindeki Kİ
sözcüğünü yer-yurt anlamında veriyorlar. Sümerlerde çoğunlukla adın sıfattan
önce gelmesini göz önüne alırsak bu şekilde yazılmasının daha doğru olması
mümkündür. Ancak hangi şekilde yazılırsa yazılsın bu sözcüğün terkibindeki Kİ
sözcüğü yer, yurt veya kır/gır
anlamındadır.
“Türkistan’a
ait eski adlarda da Kengü; yurt adı, Kagır Çayı ve Kangar etnik adı bulunması
da dikkate şayandır.”[34]
Orhon yazıtlarında da Kengere ve Kengü sözcüklerinin yurt
ve ya kavim adı olarak zikr edilmesi de çok anlamlıdır.[35]
2.3. Änew (Aşkabat'ın
14 km. doğusunda eski kent harabesi): Sümerlerin en
ulu tanrılarının adı, Gök tanrısı olan Anû'dur. Ayrıca onların en büyük
tapınağının adı da Uruk kentindeki Anû'dur. Biz bu iki sözcüğün anlamlarının
bir olması konusunda dinî adlara ayrılmış bölümde söz edeceğiz. Ancak burada
iki noktayı hatırlatıyoruz. Birincisi, yabancı dillerde (Hindo-German
dillerinde) yazılmış eserlerde Änew sözcüğünün Anû, bazen Anau şeklinde
yazılması ve ikincisi, bilim adamlarının eserlerinde atalarımızın gök tanrısına
inandığı konusunda kesin bilgiler vardır (bkz. din bölümüne).
2.4. Urgenç (Eski Urgenç
Türkmenistan'da, Yeni Urgenç Özbekistan'da): Sümerlerin en önemli ilk kentlerinin adları Ur
ve Uruk olmuştur. Sümer dilinde Ur sözcüğü
insan ve Uru sözcüğü ise kent
anlamındadır. Bu sözcükler günümüzdeki Türkmen dilinde Uruğ (Uruk), yani hanedan, boy; sözcüğü ile aynı kökten olsa gerek.
Çünkü bu sözcüklerin şekil ve anlam bakımından birbirine yakınlığından başka
bilim adamlarının açıklamasına göre ilk köyler, belli bir akraba insan
toplulukları, yani uruğ’un yerleşmesiyle türemiştir. Netice itibarıyla uruğ
veya urug sözcüklerini ilk insanların kurdukları köylere ad olarak vermiş
olmaları büyük bir ihtimaldir. Bunları nazara alırsak, bu sözcüklerin arasında
yani Sumerdeki Ur, Uruk, Türkmenistandeki Urgenc ve Azerbaycandeki Urmiye kent
adlarının arasında belli benzerlikler duyulmaktadır diye düşünüyoruz. Bu kent
adlarına benzer Türkmenistan’da “Herrik-gala” ve Azerbaycan’da ise “Erk-gale”
gibi eski yurt adları da bulunmaktadır.
2.5. Nusay (Aşkabat'ın 16. km güney batısında eski kent harabesi): Günümüzdeki Irak Türkmenlerinin yurdu olan
Kerkük şehrinin çevresinde (Yorgan Tepe) de Sümerlerin M.Ö. 2500 yılına ait
Nusi (Nuzi) kentinin harabeleri var. İki tane basit kelimeden ibaret olan bu
birleşik kelime yansıma bakımından hemen hemen aynıdır. Bu sözcüğün anlamını
ise şöyle düşünmek mümkündür. Daha önceki satırlarda NU sözcüğünün insan olduğuna
işaret edilmişti. Sİ sözcüğü Sümer
dilinde hürmetli, dost anlamına da gelmektedir.[36]
Böylece, Nusi
sözcüğünü hürmetli, dost insan, pir gibi anlamlarıyla düşünmek mümkündür.
NU-SAY birleşik sözcüğüne gelince,
SAY sözcüğü Türkmen dilinde seçkin ve
SI-LAG kelimesi ise hürmet demektir. Netice olarak NU-SAY sözcüğünü seçkin insan olarak düşünmek mümkündür.
2.6. Parab (Farab): Türkmenistan'daki bu eski kentin adı da
Mezopotamya'daki Fara kenti adına yakındır.
2.7. Madau
Tepe ve Madau Dağları: Türkmenistan'daki bu eski yurt adları ise
Sümer dilindeki MADA sözcüğü ile bir kökten olsa gerek. Mada sözcüğü Sümer
dilinde yurt, uygarlık yurdu anlamındadır.[37]
Ayrıca matu sözcüğü de Sümer dilinde yurt anlamındadır.[38]
2.8. Durun: Türkmenistan'daki bu eski
yurdun adının Sümer dilinde DUR, DURU ve DURUN şekillerinde iskân, yurt tutmak,
yaşamak gibi anlamları vardır (bkz. sözlük bölümü). Bu sözcük Türkmen dilinde
de durmak, toktamak, yurt tutmak gibi anlamlar taşımaktadır.
2.9. Gavur Tepe, Gavers: Türkmenistan'daki bu eski
yurt adları da Mezopotamya'daki Gaur Tepe (Depe Gaur) ile çok yakındır.
2.10. Ahal: (Türkmenistan'da bir
vilâyet adı): Sümer dilinde AKAL sözcüğü
güç ve AGAL sözcüğü ise güçlü anlamındadır.[39]
Bu sözlerin kökeninin bir
olması ihtimali güçlü olabilir.
2.11. Amı (Amuderya): Bu sözcüğü Sümer dilinde şöyle
düşünmek mümkündür. Am yaban öküzü,
dere sığırı demektir, i ise
ırmak demektir.[40]
Neticede AMI sözcüğü öküz ırmağı anlamına gelebilir.
2.12. Mari,
Marguş: Türkmenlerin günümüzdeki
yazdıkları şekliyle Mari Sümerlerin ünlü kentlerinden biri olmuştur.
Mezopotamya'daki Mari konusunda Kramer şöyle yazıyor: "Kuzey Mezopotamya'da, şimdiki Irak ve
Suriye sınırları yakınında Fransız arkeologlar Mari kentini kazıp ortaya çıkardılar.
Bu kent günümüzden 3700 yıl önce defineciler tarafından viran edilmiştir. Bu
kentin harabelerinde 28.000 m2 alanda yer alan büyük bir hakan sarayı
göze çarpıyor.[41]
Mezopotamya'daki Mari ile çağdaş olan Marguş medeniyeti konusunda arkeolog
Sarianidi şöyle yazıyor: “Bu medeniyetin 40 yüzyıl önceye ait olduğu açıklığa
kavuşmuştur. Hatta onun özel yazısının olmasına da ihtimal veriliyor. Onun
çalışmasındaki bu konu ile ilgili kısma bakalım: "... yerli demirci ustalar hemen hemen
her türlü bakır, pirinç silâhları ve süs eşyaları yapmayı öğrenmişlerdir.
Onların arasında insan gözü resimleri ve şekilleri ile süslenmiş büyük baltalar
dikkati çekiyor. Taş ustaları da burada çalışmışlardır. Onlar taşın her
çeşidinden türlü süs eşyaları, bu cümleden olarak, incelikle nakışlanan
mühürleri yapmışlardır. Ancak taş kolyler yapmakta özel maharet
göstermişlerdir. Buna kanıt başını çevirip ağzı ile ayağını yalayıp duran deve
resmi ile süslenen kolyedir. Bu ise Mezopotamya sanatından hiç de geride
olmayan taş sanatına sahip olmasının bir göstergesidir.”[42]
MAR sözcüğünün Sümer dilinde çeşitli
anlamları olup, bir anlamı da öküz’dür[43],
ek i sözcüğü, yukarıda
denildiği gibi ırmak demektir. Netice
olarak MARİ'yi öküz ırmağı diye düşünmek mümkündür. Ami ve Mari adlarının
öküz ile ilgili olması ve Türkmenistan'da günümüzden 6000 yıl önceye ait öküz
başı heykelleri bulunması bir kanıt mıdır? Öküzün kutsallığını göz önünde
tutarsak, çok doğal bir gerçekliktir.
Mar
sözcüğünün öküz anlamında olmasını biz Babil'in en büyük tanrısı sayılan MARDUK
sözcüğünde görmekteyiz. (MARDUK Sümer dilinde MAR-UTUK (MAR-UT) şeklinde de
vardır. Yani, güneşin genç öküzü anlamında olarak Babil'in kent tanrısıdır.
(M.Ö. 2000 yılı) O ilk olarak M.Ö. 2600 yılından bilinmektedir. Hamurabi'nin
döneminde MARDUK'un önemi daha da artarak Kassitler’de ise (M.Ö. 2000. yılın
ikinci yarısında) Babil'in devlet tanrısı derecesine kadar yükselmiştir”.[44]
Yeri
geldikçe, eski dönemlerden beri Volga ırmağının orta kesiminde yaşayan MARİ
halkını da hatırlatmak anlamlıdır diye düşünüyoruz. Bu halk konusunda büyük
şöyle bilgiler var: "MARİ halkı
Fin-Uğur halklarına bağlıdır. Onlar Sovyetlerde esasen ACCR’de
yaşıyorlar. Bunun gibi Mariler Başkurdistan'da Udmurt'da, Tataristan'da
Gorki'de başka yerlerde yaşıyorlar. Mariler XVI. yüzyıldan itibaren XX. yüzyıla
kadar hristiyanlaştırıldı. Ancak onların eski dinleri animizm idi.”[45]
Bilindiği gibi
Fin-Ugor ve Ural-Altay dilleri aynı dil topluluğundandır. Neticede, Mari
halkının adı da bu dil topluluğuna aittir.
M.Ö. 1000
yılına ait Türkmenistan'daki Margiyana uygarlığını da dikkate alırsak, Marı,
Marguş ve Margiyana gibi Türkmenistanın eski uygarlıklarını simgeleyen adların
aynı kökden olduğunu görüyoruz. Buna ilâveten Afgan Türkmenlerinin şimdi
yaşadıkları yerlerdeki Marçav ve İran
Türkmenlerinin yaşadığı yerlerdeki Marava
Tepe ve Azerbaycan'daki Maraga,
Anadolu'daki Mardin kentlerinin
adlarına da dikkati çekmek istiyoruz.
Genellik’le
Aratta, Marı, Mada (Med), Kenger (Küngür) gibi en eski yurd adlarının
Türkmenistan’da, Azerbaycan’da, Mezopotamya’da ve Anadolu’da aynen tekrar olması,
bizim en eski atalarımızın devamlı olarak doğudan batıya akın etmesini
anlatmaktadır. Bunun aynısı son dönemlere ait olan Şamahı, Şirvan, Diyarbekr
gibi adlar da aynı bölgelerde tekrar olmuşdur.

I
Türkmenistanin
Mari vilayetinden bulunmuş bir eski tapinagin restore edilmiş resmi ( m. ö.
2000 yila aid)
(Türkmen Medeniyeti jurnalı 1994-1 Aşkabat, s. 33)

II
A-
Türkmenistan: Altından yapılmış öküz başy, m.ö. 4,000 (bazilere göre 3,000). (Turkmeniya, 1987 Moskova, s. 31)
B-
Mesopotamya: Bronzdan yapılmış öküz başı, m.ö ,3000 yıl.
( Mesopotamien. Jean-Claude Margueron 1978 München, s.
45)
Dinin ortaya çıkışı konusunda teoriler
ve Türklerin İslâmdan önceki dinleri konusunda kısa bilgiyi Muzaffer Sencer’den
biraz kısaltarak aynen aktarmayı doğru bulduk: “Türklerin, İslâmlık öncesi
inançlarıyla ilgili kaynaklar, ayrı din teorilerine konu olan totemizm, animizm
ve natürizm öğelerinin bir arada bulunduğu ve Şamanizm adı verilen bu sistemin,
bu inanç ve pratiklerin toplamı sayılabileceğini göstermektedir. Bu bakımdan
ayrı din teorileri olarak sunulmakla birlikte dinlerin evriminde ayrı ayrı
aşamalar olan adı geçen din sistemlerine kısaca değinmek yerinde olacaktır.
3.2.Totemizm
Genel insanlık tarihinde ilk olarak Mac
Lennan tarafından bağlanan “totemizm” Durkheim’e göre en temel ve en ilkel bir
kült olarak bilinen en ilkel ve en basit bir örgüt içinde klan örgütünde
geçerlidir. Klanı meydana getiren bireyler kendilerini bir akrabalık bağıyla,
ama çok özel türden bir bağla birleşmiş sayarlar. Bu akrabalık, onların
birbiriyle belli kan bağlarının bulunmasından ileri gelmez, onlar sadece aynı
adı taşıdıklarından akrabadırlar. Bu ad, aynı zamanda, kendisiyle çok özel
ilişkilerin bulunduğuna inanılan belli bir maddî nesneler türünün de adıdır. Bu
ilişkiler akrabalık ilişkileridir. Klanı kollektif olarak göstermeye yarayan
nesneler türüne “totem” denir. Klanın totemi aynı zamanda üyelerinden her
birinin de totemidir.
Her klanın ancak kendisine özgü olan bir
totemi vardır ve aynı kabilenin iki ayrı klanı aynı toteme sahip olamaz.Totem
olarak kullanılan nesneler, çok büyük bir oranda, ya hayvanlar ya da bitkiler
dünyasına, özellikle de ilkine özgüdür.
Totem yalnız bir ad değildir, bir
amblemdir. Totem yalnız bir ad ve amblem değil, gerçek bir kutsal nesne
tipidir. Totem klan üyeleriyle totem olan nesne arasındaki töz (cevher) birliği
anlamına gelmektedir. Totemin basitleştirilmiş şekli eşya vb. üzerine
kazılmaktadır. Görüldüğü gibi, totemizm, temelce klan birliğini temsil eden bir
sembolün kutsallaştırılmasıdır.
3.3.
Animizm: Dinlerin
kökeniyle ilgili bir sistem olarak ana çizgileriyle animist teoriyi kuran
Tylor’dur. Ondan sonra teoriyi geliştiren Spencer, onu birtakım değişiklikler
yapmaksızın yeniden tekrarlamamış olmakla birlikte, genellikle sorunlar her
ikisi tarafından da aynı terimlerle konmuş ve benimsenen çözümler aynı
olmuştur.
Tylor ve Spencer’e göre ruh kavramı, dinin temel
kavramıdır. İlk insan basit bir yanılgının sonucu olarak rastgele bu kavrama
ulaşmıştır. Düşlerinde bedenî bir yerde durup kalmışken kendisinin şurada
burada dolaşması ve çeşitli işler yapması yüzünden, o, kendisinde iki varlığın
bulunması gerektiği çıkarımında bulunmuştur. Yine düşlerinde bedenleri düş
görülen yerde olmayan kimseleri görmesi ve onlarla konuşması yüzünden, onların
da kendilerinde iki varlığa sahip olmaları gerektiği yargısına varmıştır.
Böylelikle giderek her bireyin bedenden ayrılma ve uzaklarda dolaşma gücünde
bir eşinin, bir başka kendisinin bulunduğu kavramına ulaşmıştır. Bu eş, kişiye
benzemekte ama ondan çeşitli özelliklerle ayrılmaktadır.
Bu eş “ruh” tur. Bu ruhsa bir “tin (spirit)” değildir,
kendisinden ancak olağan dışı durumlarda ayrıldığı bir bedene bağlıdır. Ruh,
ancak kendisini değiştirerek bir tin olabilmiştir. Öte yandan ölümün sadece bir
uzun baygınlık veya uzayan bir uyku olduğunu düşünen ilk insan, bedenin
uyanacağına, sonunda dağıldığını görmüştür. Böylelikle ruhun serbest kaldığını
ve cisimlenmemiş bir tin meydana getirdiğini varsaymak zorunda kalmıştır.
Böylece herhangi bir organizmadan ayrılmış ve mekânda serbest kalmış tinler
doğmuştur.
Artık ruh biçim değiştirmiştir. Bu
insanın bedenini canlandıran basit bir hayat ilkesinden, bir tin, iyi veya kötü
bir cin hatta bir tanrılık doğmuştur. Ama bu tanrılaştırmaya ölüm yol
açtığından, insanlığın bilinen ilk kültü, ölülere, ataların ruhlarına
yönelmiştir.
Serbest kalan ruhların yaşayan varlıklar arasında
dolaştıkları ve her türlü iyilik ve kötülüğün onlardan geleceği inancı, insanı,
bu ruhların kötülüğünden kurtulmak için birtakım yollara başvurmak zorunda
bırakmıştır. Böylece ilk törenler cenaze törenleri, ilk kurbanlar göçmüşlerin
ihtiyaçlarını karşılamak üzere ayrılan besinleri sunma, ilk sunak mezarlarıdır.
Bu cümle anlaşılmıyor!
Ata ruhlarının ayrı bir varlık alanı
meydana getirdiği inancından hareket eden bu sistem, doğa üstü dünyadaki ata
ruhlarının yöneticiliğiyle, kutsallığın baba yoluyla geçtiği ilkesine dayanır.
Bu bakımdan, soy üyeleri ata ruhlarını kutlayarak onlar adına yanan soy “od”unu
söndürmemeye çalışmışlardır.
3.4. Naturizm: Animizmin temelindeki
postüla, dinin hiç olmazsa kökçe, hiçbir fiziksel gerçekliği göstermediğidir.
Ama Max Müller, karşıt bir ilkeyle işe girişir. Ona göre, dinin, bütün
otoritesini aldığı bir deneye dayandığı bir aksiyondur. Müllere göre “din”
eger, “bilincimizin yasaya uygun bir öğesi olarak yerini alacaksa, diğer bütün
bilgiler gibi duyulur deneyle başlanmalıdır. Gerçekten Max Müller ve diğer
Sanskritçe araştırıcıları, dinin kaynağını bir başka doğrultuda, dış doğanın
insan üzerindeki etkisinde aramışlardır.
Tanrıların
adları genellikle, ya hâlâ kullanılan cins adlar veya orijinal anlamı
bulunabilecek önceden cins olan kelimelerdir. Bunların her ikisi de ana doğa
olaylarını gösterir. Örneğin Hindistan’ın ana tanrılarından birinin adı olan
“Agni” kökçe duygularımızla algılandığı şekilde ve herhangi bir mitolojik
ekleme olmaksızın yalnız maddî ateş olayını göstermiştir. Bu ve buna benzer
olaylar, bu toplumlarda doğanın biçim ve güçlerinin, dinsel duygunun kendisini
bağladığı ilk objeler, tanıştırılacak ilk nesneler olduğunu göstermektedir.
Müller “ilk bakışta” der, “doğadan daha az doğal hiçbir
şey yoktur. Doğa en büyük sürpriz, bir korku, bir şaşkınlık, bir durağan
mucizedir ve süreklilik, değişmezlik ve düzenli olarak tekrarlanmaları
yüzündendir ki bu durağan mucizenin belli görünüşleri, önceden sezebilirlik, olağanlık,
anlaşabilirlik anlamında doğal sayılmıştır. İlk zamanlardan başlayarak dinsel
düşünce ve dili doğuran, bu geniş sürpriz, korku, şaşkınlık, mucize alanı,
birbirinden ayrı olarak bilinmeyen, başka bir ifade ile sonludan ayrı olarak
sonsuzdur.” Bu sonsuzun duyumlanmasından din çıkmıştır.
Bununla
birlikte, gerçekte din, ancak bu doğal güçler, artık zihinde soyut bir biçimde
gösterilmedikleri zaman kurulur. Bu güçlerin, kişisel etmenler, yaşayan ve
düşünen varlıklar, tinsel güçler ve tanrılara dönüşmesi gerekir. Max Müller’e
göre, düşünce üzerine yaptığı etkiyle bu biçim değişimini doğuran dildir.
Kendisinden
kullandığımız bütün kelimelerin çıktığı ve bütün Hint-Avrupa dillerinin
temelinde bulunan “kök” ler, iki belirgin karakteristik gösterir. Önce, kökler
geneldir, yani, özel nesne ve bireyleri değil, tipleri hatta aşırı genellikteki
tipleri gösterir. İkinci olarak, bunların karşılık olduğu tipler, obje tipleri
değil, eylem tipleridir. Bunlar, canlı varlıklarda, özellikle insanlarda
görülen en genel eylem biçimlerini gösterirler.
İşte
kökenleri yüzünden, bu kelimeler, doğa güçlerini, ancak insan eylemlerine en
yakın görünen belirtileriyle gösterebilirler. Örneğin, güneş, boşlukta altın
oklar atan “bir şey” olarak adlandırılmıştır. Ama, doğal olaylar, bu şekilde
insan eylemleriyle karşılaştırıldığından, onların bağlandığı bu “şey” zorunlu
olarak az çok insanlara benzeyen kişisel etmenler biçiminde anlaşılmıştır.
Böylece dil,
duyulara açık olan maddî dünya üstüne, hiçten yaratılan ve fiziksel olguların
nedenleri sayılan tinsel varlıklardan meydana gelen yeni bir dünya koymuştur.
Bir kere
bulunduktan sonra, tinsel dünyayı gösteren kelimeler, sınırsız genişleme gücü
kazanmış, böylece bir pantheon, bir tanrılar hiyerarşisi yaratabilmiştir.
İnsanın kendi ruhu, fikri ikinci dereceden bir gelişmedir ve atalara tapınma
dini, daha önemli olan doğaya tapınmanın bir yansımasıdır.
Bu üç teorinin
dayanağını ve içeriğini meydana getiren inanç ve pratiklerin, birbirine karşıt
ve ayrı ayrı dinin kaynağını açıklayan sistemler olmaktan çok, -hiç olmazsa
Türklerin dinleri söz konusu olduğunda- birbirini izleyen dinsel gelişme
dönemleri olduğu düşünülebilir.”[46]
3.5. Şamanizm
Türklerin dinsel evrimlerini belirledikten sonra, totemizm, animizm ve naturizm öğelerinin bir bileşimi olan şamanizm inanç ve pratikleri üzerine durmak yerinde olacaktır. Eski Türklerde bir ve büyük Tanrı hakkında açık bir inanç ve anlayışın bulunup bulunmadığı kesinlikle bilinmemektedir. Çin kaynaklarının belirlediğine göre Orta Asya’da devlet kuran sülâlelerin hepsinde Gök tanrı kültüne rastlanmaktadır. Göktürk yazıtlarından VI. ve VII. yüzyıllarda, Gök tanrı hakkındaki inançların gelişmiş olduğu, “Tanrı” adının tek başına, başka tanrılarla karıştırılmadan söylendiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Göktürk ve Uygur hakanlığı döneminde, maddî bir varlık olarak tasarlanan, Gök’le onun sahibi olan ruh birbirinden ayrılmamış olsa gerekir. Kaşgarlı Mahmut’un “Tengri” sözcüğünü açıklarken ” kâfirler göğe tengri derler, yine bu adamlar büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi, gözlerine ulu görünen her şeye tengri derler. Bu yüzden bu gibi şeylere yükünürler (tapınırlar)” demesi, Eski Türklerde “tengri” sözcüğünün görünen gökle, ulu varlık anlamına geldiğini, maddî bir varlık sayılan gökle büyük bir gücün aynılaştırıldığını göstermektedir. Bugünkü şamanist Türkler, “tengri” kelimesini eski Türkledeki anlamıyla kullanmakta ve bizdeki anlamıyla “gök” kelimesine dillerinde yer vermemektedirler.
Güneş, ay, yıldız, yıldırım ve yelle ilgili inançlar, Gök
tanrı kültüyle ilişkilidir. Altaylı şamanistler güneşle ant içerler.
Altaylılara göre Güneş ana, Ay atadır. Şamanistlerin inançlarına göre, güneş ve
ay tutulmasının nedeni, güneş ve ayın kötü ruhlarla çarpışmaya girişmesi ve
bazen yakalanarak karanlık dünyasına sürüklenmesidir. Bütün Türk lehçelerinde
bu olayın “tutulmak” la açıklanması, eski bir inancın izlerini gösterir. Güneş
ve ay tutulduğu zaman, şamanistler bunları kötü ruhların elinden kurtarmak için
bağırır çağırır, davul çalarlar.[47]
4. Sümerlerin ve
Eski Türklerin Dinî İnançlarının Karşılaştırılması
Metnin bu bölümüne girişte
iki meseleyi göz önünde tutmak gerekiyor. Birincisi, Sümerlerde insanların
dünya, insan ve toplum ilişkileri konusundaki bütün düşünceleri ve bu cümleden
olarak, destan ve lirik gibi sanatsal edebiyatın çeşitli türleri de ekonomik ve
toplumsal ilişkiler konusundaki düşünceleri de doğrudan doğruya din ile
ilişkilidir. İkincisi, bilim adamlarının açıklamasına göre Yahudilik,
Hristiyanlık ve İslâm dinlerindeki inançların bunun gibi de Yunan mitolojisinin
hemen hemen hepsinin kaynağı ve mayası Sümerlerin ürettiği ilginç uygarlık olmuştur. Örnek
olarak dünya ve insanın yaradılışı, cennet ve cehennem, insanın cennetten
kovulması vb. konulardaki düşünceler ve gene, Nuh Tufanı destanı Sümerlerin din
ve inanç sistemlerinde üretilmiş, sonraları onların mirasçıları olan kavimler
arasında ortaya çıkmış dinlere girmiş, zamanın koşullarına uygun olarak
mükemmelleşmiştir.[48]
Bu
bölümde Sümerlerin dinî inançları ile Türklerin İslâmdan önceki çok eski
dönemlere ait inançları arasındaki
benzerlikleri ve buna ilâveten, birkaç dinî terimlerin de günümüzdeki Türkmen
sözcüklerine yakınlığı ve onların köklerinin bir olması ihtimalini izah etmeye
çalışacağız.
4.1. Sümerlerin Evren
Anlayışı
"Sümerlerin dini, yazı vesilesiyle bilinen en eski dindir. Bu
yazılar Sümerlerin dinî inanışlarını yansıtmanın dışında, bütün insan
yaşayışının çeşitli yönleri konusunda manevî ve felsefî bakışlarını
betimlemektedir. Bu metinler, yaşayış ve ölümün en nihai sırları konusunda
böyle ikna edici açıklamaları öne sürmek ve çeşitli şekilde yansıyan mitleri
miras bırakmak vesilesiyle, sonra yüze çıkan dinlere devamlı tesir etmiştir.
Tarihî olaylardan ve çeşitli konulardan meydana gelen bu formüller insan
toplumlarını devamlı rahatsız eden temel sorunları cesaret ve açıklıkla ortaya
koyyor: Biz kimiz? Biz nereden geldik?
Biz nasıl bu düzeye eriştik?
Mezopotamyalılar
bu sorulara doğrudan ve anlamlı (elbette günümüzdeki çağcıl bilimsel yöntemler
arasında yer almayacak şekilde) cevaplar veriyorlar. Onların düşüncesine göre yer etrafı sınırsız boşluk ile çevrilmiş
ve çevresi gök kubbe ile sınırlanmış bir düzlemden ibarettir. Bunların hepsi birleşerek evren kavramına geliyor.
Buna Sümer dilinde AN-Kİ yani gök-yer
(gök ile yer) deniliyor. Gök ile yer arasındaki hacmi dolduran maddeye ise LİL yani yel, hava deniliyor. Yer ile gökün
etrafını daima dalgalanmakta olan uçsuz bucaksız sular çevreliyor.
Sümerlerin
düşüncesine göre, ezelden-ebede kadar kalan varlık sudur. Her şeyin kaynağı ve
mayası sudur. Bilim, evren kendi gök kubbesi ile, yeryüzü, yer ile gök arasını
dolduran atmosferde ışık saçmakta olan sayısız yıldızlar, ay, gün, yaradılış ve
yaşayış, bu cümleden olarak, insanın yaradılışı ve uygarlığın gelişme ortamı,
bunların hepsi o sudandır.”[49]
4.2. Çok Tanrılık (Politeizm)
Eski
Türklerde de, Sümerlerde de çok tanrılı inanç sistemi vardır. Sümerler doğanın
dört temel görüntüsü ile ilgili dört ulu tanrı, belki yüzlerce belki de
binlerce ikinci dereceden olan yarı tanrı ve tanrıçalara inanmışlardır. Bu yarı
tanrılar genellikle Türkmenlerin inandığı Iye, Pir, Peri ve Al (A:l) gibi insan
üstü güçleri ile farklı değildirler. Sümerolog Soden bu kadar çok tanrının
ilginç ve düşünülmesi zor olduğu konusunda şöyle yazıyor: "Sümer metinlerini okuduğumuzda ilk
dikkati çeken konu olağanüstü çok sayıda tanrılar ve onların adlarıdır. İlk
açıklanan tanrı adları listesinde hemen hemen M.Ö. 3000 yılın ortalarında
yüzlerce tanrının adı kendini gösteriyor. Sümerlerin son dönemlerinde ise
onların sayısı daha da artıyor. Sümerlerin kendilerinin kuşkusuz abartma ile
verdiği tanrı sayıları 3600'dür. Babil'in dar sınırında bu kadar çok tanrıya
inanılmasının mümkün olduğunu kavramak pek zor"[50]
"Onlar sayılarının çokluğu ve çeşitli olmalarına
rağmen belli bir düzen işleten panteon fantezisi vesilesiyle genel bir uyum
içerisindedir. Tanrılar kendilerinin şahsî önemi ve bıraktığı tesirlerine göre
belli bir hiyerarşi düzenine uymaktadır. En ulu tanrılar doğanın dört gücüne
egemen dört tanrıdan ibarettir: Gök
tanrısı: AN (Anû), hava ve yel
tanrısı EN-LİL, yer tanrısı (yer ile su) EN-Kİ ve yerin ulu tanrısı NİNHURSAK’tır. Bu dördü tanrılar dünyasının en
üstünde oturuyorlar. Bunlar dünyadaki tüm güçleri ve varlıkları plânlayarak
yaratıyorlardı. Bu dört tanrının rolü zamanla belli toplumsal, ekonomik ve
siyasî şartlara uygun olarak değişiyor. M.Ö 4000 yılından itibaren AN (Anû)
birinci yerde duruyor. Sonra Uruk kentinin düşmesiyle kendi yerini kaybederek M.Ö. 2500 yıllarında EN-LİL onun yerine
sahip oluyor. Sonraları, EN-LİL'in NİN-LİL adında bir genç kız tanrıya
hürmetsizlik ettiği için diğer tanrılar tarafından yer altına sürgün
edilmesiyle tanrıların önderliği EN-Kİ'ye geçer."[51]
EN-Kİ'nin kızı İN-ANNA Sümerlerde güzellik sembolü
şeklinde görülmektedir. Yunanlıların Afrodit'i (Roma'da Venüs) İN-ANNA'dan
örnek alınarak türetilmiştir (Kramer 1971, 102-105). Yukarıda adı geçen
tanrılar yurdun siyasî düzenini yaratmak ve kendi yarattığı insanları çeşitli
tehlikelerden korumak ve yaşamın maddî ve ruhî meselelerinde onlara yardımcı
olmak için çok sayıda tanrıları belli bir görevle gönderiyorlar. Bütün yurdun
Sümerlerin inandığı tanrılarına ait olduğu fikri hakimdi. Yurdun (kentlerin) bu
göze görünmeyen hakimlerinin çok büyük tapınakları olmuştur. Bu binalar, halkın
üstünden bakması için, çok büyük ve yüksek yapılırmış. Tanrılar siyasî
hâkimiyet ve dinî rehberlik görevini kendi üstüne almış ruhanî hakanlar gibi
temsil ediliyordu."[52]
Bu tanrıların rolünü Kramer şöyle açıklıyor. “EN-LİL,
ME'lerin (Belli tanrılar topluluğu B.G) yaratıcısı olmalı... ME’lerin olması
Mezopotamyalılar için bu şaşalı dünyada onların rahatlığa, güvenliğe olan
isteklerinin temin etmesi anlamını taşımaktadır. Onların arzusu dünya ve sudaki
tüm yaratıkların bir defa yaratıldıktan sonra gelecekte de kendi durumlarını
muhafaza etmelerini sağlamak ve onun yitip yok olmasına meydan vermemektedir.
Yüzden fazla ME vardı. Dünya hayatının her yönüne özgü bir ME vardı; Tanrılar,
insanlar, yer-yurt ve kentler, saraylar, tapınaklar, sevgi ve yasa, gerçek ve
yalan, barış ve savaş, saz sanatları, din ve gelenekler ve bunun gibi her bir
el sanatının da kendi ME’si vardı.”[53]
Görüldüğü gibi Sümerlerin bu inançları
Türkmenlerinkine yakındır. Yukarıda zikrettiğimiz ME'ler Türkmenlerin inandığı
Eye (sahip), Pir, Evliya gibi güçlere çok yakındır. Örneğin Türkmenlerde de
belli bir dağın, derenin, ormanın, ırmağın göze görünmeyen (ve bazen görünme
ihtimali olan) güçler (iyeler) tarafından korunmakta olduğuna inanılagelmekte
ve öyle yerlerden biraz korku ile geçilmekte idiler. Öylece de birtakım pirlere
(koruyucu, yardımcı) inanılmıştır. Örneğin yel piri, saz sanatın piri (Aşık
Aydın Pir) ineğin piri (Zengi Baba). Belli birisi ağır duruma düştüğünde,
meselâ hasta olduğunda, bu pirlerden yardım temenni ediyorlardı. Bu inançlar bazen
günümüzde de devam etmektedir. Bu gibi inanç Köroğlu gibi eski destanlarımızda
da vardır. Örnek: “Pir olmazsa merdin
işi haraptır”.
Bu konuda Türkmenlerin islamdan önceki dini
inançlarını araştıran Kalafat, şöyle yazıyor: “Türkmenlerin İslamdan önceki
dini Gök Tanrı Inancı idi. Türkmen’de Göğe, Asman derler ve mavi anlamına
gelir. Gök Tanrı bütün canlı ve cansızların emiri idi. Gök Tanrı inancındakı Od
ile Avesta’dakı Od farklıdır. Benzerlikleri olabilir. Ancak, Gök Tanrı inancı
Zertüşdizm’den daha eskidir. Gök Tanrı inancında yerin de itibarı vardır.
Ölünün defni anlamında “Yere Caylandılar”, “Yere Düğnemek”, “Şu gün şu kişiyi
yere caylandırdık” “Şunu yer aldı” denir. Artık o şahsın hayatı yerde devam
eder.
Türkmenler’de Tanrı, Huda demekdir. Türkmen halkının
iki kutsiyeti vardır. Birisi Tanrı, diğeri Hakan’dır. Buğra Han, Hakan’dır.
Han, Hakan’dan küçüktür. Hakanın mahiyetinde bir çok han vardır. Türkmen halk
inancına göre dünya öküzün boynuzundadır.
Türkmenler arasında “Burkut Ata” inancı çok ilgimizi çekti. Deli Dumrul
tiplemesinin “Çömçe Gelin” rolünü üstlenmesi ve “Ata” olarak anılması oldukça
düşündürücüdür. Burkut Ataya Burkut Peygamber de denilmektedir. Efsane veya
menkıbeye göre, çok kurak bir mevsimde Burkut Ata Tanrı’ya el açar ve “Tanrı
isen yağmur gönder, yağmur vermezsen sen Tanrı değilsin” der. Tanrı da kulu
Burkut’a “Ben yağmur yağdırırsam sen Tanrı’ya ne adarsın?” der. Burkut Ata da
“Kırk gün geceli gündüzlü bir ayağımın üzerinde duracağım, yağış yağdır. Bu
ibadetim sana armağanım olsun” der. Daha sonra yağmur yağar. Böylece Burkut
Divane, yağmuru’un iyesi olarak bilinir. Müsülmanlıktan evvel olan bu inanca
göre, Burkut Ata, tarlasını sürerken, bulutları kamçısı ile kovar, toprağın
sürümünün, kolay olmasını sağlardı.
Burkut Ata Allaha “cehennemi yok et ulu Tanrı, bütün
insanlar cennete gitsin” diye yakarmış. Ulu Tanrı da Burkut Ata’ya “Bütün
cehennemlikleri değil de bir kısmını affederim” demiş. Bu efsane veya menkıbeye
göre, tek bir erkek evladı olan kimsenin, bu evladı ölecek olsa Atası, Ulu
Tanrının bağışlaması için Burkut Ata’ya aracı olması için yalvarır.”[54]
Aynı inançların eski Kırgız Türklerinde de var olduğu
hakkında Kılıçev’in Nevruz bayramı ile ilgili makalesinde şu bilgiler
vardır: “Ezelki Kırgızlar, her türlü
dinlere inandıklarını (Şaman, Maniheyizm, Budda, daha sonra Islam) ve suu, dağ
pirlerine tapınıp geldikleri herkesçe malumdur. Onlar güreş pirine “Umay
ene”(Umay anne) diyorlardı ve onu dünyadaki her şeyin başıdır diye
anlıyorlardı. Bir de ot (ateş) pirini insanlar yaşadıkları çevresindeki
cin-şeytanları yok edecek diye inanıyorlardı. Bundan dolayı, onlar eski yılla
vedalaşıp yeni yılı karşıladıkları “Nevruz” bayramında birbirlerine dileklerini
söyleyip, “alas-alas” söyleyip, ateş üstünden sekirişip, çam ağacından yakıp,
ondan çıkan dumanı ailesinin ve eşyalarının üstünden üç defa dolaştırıp
cin-şeytanları kovuyorlardı. Kırgız halkı, çok eskiden beri “Nevruz” bayramını
kutluyorlardı...”[55]
Yukarıda zikrettiğimiz gibi eski Türklerde de
Sümerlerde olduğu gibi tanrılara ve yarı tanrılara, tanrıçalara inanılmıştır.
Onlar bu tanrılara “Han” lâkabını vermişlerdir. Bu konuda Karalıoğlu da şu
bilgileri vermektedir: “Türkler, Mavi Gökyüzü’nün ve Kara Yerin arasındaki
yeryüzünün tanrısına Kara Han derler. Tanrı Kara Han, bu ülkeleri kendisi
yönetmez; aydınlık ülkelerin yönetimini göğün on yedinci katında oturan oğlu
Bayülken Han’a, karanlık ülkelerin yönetimini de Erlik Han’a bırakır. Bayülken
Han iyilikleri kutlayan Hayır Tanrısı’dır. yeryüzünü yöneten tanrılarla
perilere Yersuklar denir. Toprak, su, ateş, demir ve ağaç Türklerce kutsal
sayılır. Büyük törenlerde Bayülken Han’a beyaz, Erlik Han’a da yağız atlar
kurban edilir. Eski Türkler kötü ruhlara cin derler; dünyanın kötü ve iyi
ruhlarla dolu olduğuna inanırlar.”[56]
Bu dinî inançların birbirine benzerliği konusunda ünlü
Sümerolog Hommel şöyle yazıyor: “Yukardaki olgulara dayanarak, Sümerlerin Ural
Altay dil grubu ile yakın ilişkisi vardır diyebiliriz. Öylece de din, mitoloji
ve hayvanlar dünyasında da çok şaşırtıcı ilişkiler ortaya çıkar. Bu ise saf dil
karşılaştırmalarının ardından diğer önemli sonuçları veriyor. Sümerlere ait en
eski metinler, kötü tanrıların kahrından korunmak için din adamları tarafından
ifade edilmiş formüllerden ibarettir. Bu dualar devamlı olarak gök ve yer
tanrıların adları ile ilişkidedir. Onlar diğer tanrıların üstünde en güçlü
tanrılar olarak meydana geliyor. Babil'in en esaslı panteonlarının arasında
Sümerlerin en ulu üç tanrısı daha görkemli görünmektedir. Bunlar ANU (gök
tanrısı), EN-LİL (hava tanrısı, yel tanrısı), EN-Kİ (yer tanrısı) ve bunun gibi
de EA (E Sümerce ev demektir B.G) yani yer ile gök aralığını dolduran hava
hacmine sadece yardımcı olarak girmiş Ay durağıdır. Aynı inancı biz günümüze
dek Şamanizmi koruyagelmiş Şamanlarda da görüyoruz. Burada da yukarıda
görüldüğü gibi gök ve yer tanrıları en esas rol oynamaktadır. En eski Türk
yazıtlarında da ilkel kozmolojideki mavi gökte “Gök Tanrı” ve kara yerde ise
“Yagız Yer” ile başlandığını öğreniyoruz. Bu ikisinin aralığında ise “insan
dünyası” yerleşiyor. Gök, hem kudret hem de cömertlik yapıcı (bereket verici)
ve hayır sembolüdür. Onun adı devamlı olarak yalnız tek başına veya yer ile
birlikte geçmektedir.”[57]
Türkmenlerin Sümerler ile birbirine çok yakın olan
inançlarının bir parçasını da onların çok eski dönemlere ait inançlarında ve
masallarında görüyoruz. Örneğin:
yeryüzünü iyi ve kötü, ak ve kara cinlerle, ruhlar veya devlerle dolu
görmeleri, onlar ile insanlar arasında devamlı ortaya çıkan mücadelelere
inanmanın kalıntılarıdır. Bu gibi inançların Sümerlerdeki örneğini Soden şöyle
izah ediyor: “Sümerlerde iki tür sihircilik vardı: Kara sihir insanları ağır durumlara sokarak
kötülükler getiriyordu. (Türkmence’de kargış, lânet, B.G) ak (beyaz) sihiri ise
devleri, kötü iyeleri insanın çevresinden kovmak ve onları ağır günlerden,
olumsuzluklardan kurtarmak için kullanılırdı (alkış B.G). Kara cinlerin
alkış-dualara karşı girişim için gösterdiği çabalar konusunda da geniş ölçüde
söz ediliyor. Biz burada Sümerlerin nasıl devamlı zarar verici sihirlerin
korkunç olduğuna inanarak endişeli yaşadıklarını görüyoruz. Sümerler kötü
“udug” ların varlığına karşın iyi udugların (devlerin) varlığına da
inanmışlardır. Sümerlerin diğer devleri
“DİMME” ve yel-dev “LİL” dır. Onların bir çoğunluğu da ölenlerin ruhu
“GİDİM” dir. (“Gid” sözcüğü Sümer dilinde uzaklaşmakdır. B.G.). Bunların hepsi
“yedi yamanlar” (yedi kötüler) lâkabı ile birleşiyorlar. Yel kızı
“KİSKİL-LİLLA” ve çocuklara zarar veren DİMME'nin karşısına çıkmak için
(onlardan korunmak için) özel dualar veya sihir sözleri vardır.”[58]
Yukarıda tasvir edilmiş Sümer inançları ve
geleneklerini okuduğumuzda Türkmenlerin “Ata boyunda” 60'lı yıllara kadar
muhafaza edilmiş “zikir” törenleri tam olarak göz önünde canlanmaktadır. Belli
bir ruhun hastayı sağlığa kavuşturmak amacı ile düzenlenen bu törenlerde, eski
şamanları yansıtan “porhan” (Kutub) hastayı kara cinlerden kurtarmak için
şaşırtıcı hareketler yaparak, özel dualar okur, hatta elindeki kamçı ile onları
evden kovardı.
Yukarıda izah ettiğimiz gibi eski Türkler kendi
tanrılarına “han” lâkabını veriyorlardı. Aslında belki de onlar diri iken
kutsallık seviyesine yükselen hürmetli “hanlar” olmuşlardır. Sümerlerde de aynı
durumun oluştuğu konusunda Kramer şöyle yazıyor: “Sümerlerin diğer zikir etmeye lâyık kralları
da URUK sarayında MESGİ AGGAŞER’in yolunu devam ettiriyorlar. Onlardan bazıları
kendi halkının üzerinde öyle derin bir etki bırakıyor ki, öldüklerinden sonra
bir tanrı derecesinde hürmet görüyorlar. Onların arasında DUMUZİ adında birisi,
üretim ve bereketi açan (cömertlik eden) tanrı derecesinde Mezopotamya'nın
tanrılar dünyasında en önemlilerinden sayılmıştır. Belki de onun “Kült”ü
Yakın-Doğunun diğer kavimlerinin dinlerine de etki etmiştir. Örneğin, Yahudiler
onu “Temmuz” adıyla tanıyorlar. İbranî takvimlerinin bir ayı günümüze kadar
“Dumuzis” adını taşımaktadır ki bu Samilerin “Tammus” adıdır.”[59]
Biz burada Hakanların tanrılaşmasını açıkça görüyuruz.
DUMUZI’nin adına gelince, Türkmenlerde de üç ay yaz mevsimine “Tomus” denilir.
Sümerlerde de Haziran-Temmuz ayları dönemine domuzi denir, yine Türkiye’de de
Temmuz kelimesi ay adı olarak kullanılmaktadır. Burada en eski Türklerde de
Sümerlerdeki gibi hakanların tanrılaşmasından bir örneğe dikkati çekiyoruz:
“Eski Türkler’in Şamanizm öncesindeki dini “Gök-Tanrı Dini” idi. Burada göğün
kendisi değil, göğün simgelediği kutsallık ön plandaydı. Yani göğün kendisine
tapılmıyordu. “Ruhsal Yönetici Mekanizma”ya da bir başka ifadeyle “Kozmik
Hiyerarşi” fikri “Gök-Tanrı dini”nin özünü oluştuyordu. Hunlar’da “Tengri” yani
Tanrı sözcüğüne karşılık geliyordu. Birbirlerine komşu olan iki ulusun benzer
sözcük kullanmaları son derece doğaldır. Yine benzer bir şekilde hem
Çinliler’in İmparatorlar’ı, hem de Hunlar’ın Kağanlar’ı “Tanrı’nın Oğulları”
olarak nitelendirilmekteydi. Türk Mitolojisi’ni oluşturan çeşitli ögelerden de
rahatlıkla anlaşılabileceği gibi, Türk Kağanları’nın Göksel irtibatları
bulunmaktaydı. Bu nedenle de gerek mitolojik Türk Kahramanları, gerekse de
tarihte yaşadığı bilinen Kağanlar “Tanrı’nın Elçisi” olarak
nitelendirilmekteydi.”[60]
“Mao-Tun (Mete) (İ. Ö. 209-174) un başkanlığında, atlı
göçebe bir uygarlığa sahip olan ve biraz tarımla uğraşan Hsiung-Nu’ların Çin’e
egemen olmak istemelerinin nedeni, uyruklar arasında elden geldiği kadar fazla
köylü olarak besin sorununu sürekli bir şekilde çözümleme isteğidir. Böylelikle
ticaret ve yağmacılık gereksiz olacaktır. Bu yüzden, Çin’e egemen olabilmek
için Hsiung-Nuların hakanı da göğün oğlu olarak görünmek zorunda kalarak Çin
İmparatoru gibi Tengri Kutu (göğün oğlu) adını almıştır. Mao-Tun döneminde
büyük bir güç hâline gelen Hunlar onun ölümünden sonra parçalanmışlardır. Çin
kaynaklarına göre, çoğunluğu büyük bir şef çevresinde birleşmiş bir kabileler
konfederasyonu şeklinde kurulmuş olan büyük step imparatorluklarının başlarına
önceleri “shan-yû” denilmişti, M. Ö. 3. yüzyılda “Tengri Kut”, daha sonra da
“Kagan” adı verilmiştir.”[61]
“Mete Çin hakanlarına gönderdiği mektuplarda kendisini
gök ile yerin doğurup ve gün ile ayın tahta çıkardığı Hunların “Büyük Tanrı
Kutu” diye tanıtıyor.”[62]
Krallar ile tanrıların arasındaki ilişkilerin
Mezopotamya'da ve Mısır'da birbirine tam aykırı durumda olduklarını ;Geis;
şöyle izah ediyor: “Mezopotamya'da
krallar, kral-din adamı (EN) yerinde, tanrıların yeryüzündeki en üst derecedeki
vekili ve temsilcisidir. Ancak Mısır'da bunun tersine krallar, şahsîleşmiş
(maddîleşmiş) tanrılar sayılıyor.”[63]
Yukarıda gördüğümüz gibi hakan ve tanrı arasındaki
ilişkiler eski Türklerde Sümerlerdeki gibi olmuştur. Ancak Sümerlerin komşusu
olan Mısır'da bambaşka olması çok anlamlıdır diye düşünüyorum.
4.3. Yaradılış Destanı
Dünyanın ve insanın yaratılması,
insanın cennetten kovulması konusunda Sümerler ile eski Türklerin arasında çok
benzer ve bazen mutabık denebilecek inançlar vardır. Yaratılış destanının
Sümerlerdeki birkaç varyantı şöyledir:
1.Varyant : “Tatlı su sembolü olan AP-SU ile tuzlu su
sembolu olan TİYAMAT adlı bir kadın devden gökler ve yer oluşur ve sonra ise
gök tanrısı ANU, hava tanrısı EN-LİL ve deniz tanrısı EA türer. EN-Kİ’nin
yarattığı bu üç tanrının da, günü, ayı ve yıldızları yarattıkları görülüyor.”[64]
2. Varyant: “Eposta izah edildiğine göre, başlangıçta
yalnız su genişliği vardı. APSU (tatlı su) ile TİYAMAT (deniz, tuzlu su)
beraber evreni ve tanrıları yarattılar. Sonra APSU tanrıların karşısına çıkmayı
kastetti. Her şeyden haberi olan EN-Kİ onu yok etti. Öfkelenen TİYAMAT,
tanrıların karşısında mücadele etmeyi kendi üstlendi. Tanrıların hiçbirisinin
onun karşısında duracak gücü yoktu. Nihayet, EN-Kİ'nin oğlu MARDUK (Mar-Ud)
TİYAMAT’ın karşısına mücadele etmek için kendisini teklif etti. Bunun için o,
tanrılara birkaç şart önerdi... Meşveret için toplanan tanrılar MARDUK’un
teklifini onayladılar ve ona yasal güç verdiler. Ağır savaşlar sonucu MARDUK
TİYAMAT’ı yendi ve onun yarı gövdesinden göğü yarattı, sonra ayı ve yıldızları
donattı. TİYAMAT’a güvenen bir tanrının kanından ise insanı yarattı. Sonra
tanrılar meclisi onun bu başarısı
onuruna ona şükranlarını sunarak onun için muhteşem bir tapınak inşa ettiler ve
şenlik, toy tuttular.”[65]
3. Varyant: Bu destanın yine bir varyantını Kramer, Sümer
yazıtlarından sonuç çıkararak şöyle izah ediyor: Göğü ve yeri yaratan “Nammu” adlı bir hanım
tanrıça olmuştur. Dünya bir biteviye dağ, bu dağın eteği yer ve zirvesi gök
imiş. Gök tanrısı AN ve yer tanrısı KI olup onların ikisinden de hava tanrısı
EN-LİL türemiştir. Başka bir rivayete göre, dünya bir ulu ağaç, onun başı gök
ve tanrıların durağı, aşağı yer ve yaratıkların yaratıldığı mekân sayılır.
Sümerlerin kutsal kenti “Nippur” En-Lil'in yurdu sayılmıştır. Kentin
tapınağının sekisine ise “dur-an-kı” yani yer ile göğün arasındaki durak
denilmiştir.”[66]
4. Varyant:
İnsanın yaratılışı: “Sümerin son
dönemindeki ERİDU kenti ile ilgili mitin, insanın yaratılışına ait olduğu
açıkça görülüyor. Bu mitin merkezine EN-Kİ’den yakın duran yoktu. O, akıl ve
gaybın tanrısı derecesinde alkışlanmış (öğülmüş), ERİDU ve diğer Sümer
kentlerin yöneticisi olan ME'leri idare etmiştir.
Yer tanrısı anlamında olan EN-Kİ yer altının iyesi
(sahibi) makamında da görülmektedir. O, Babil'in tanrısı YAHVE gibi, yer yüzünü
insanlaştırmak, insanları yeryüzüne yerleştirmek konusunda verdiği karardan
sonuna kadar vazgeçmez. Sümerlerin verdiği bilgilere göre, EN-Kİ ağır ve derin
uyuyor. Tanrılar ise onun ettiği kutsal ve ağır teklifin yükünün altında
bağırıp çağırıyorlardı. Sonra annesi NAMMU ondan yol göstermesini istemek için
yanına gider. EN-Kİ, sadece kendisinin annesi olmayıp belki gök ile yeri de
doğuran ana tanrıça, NAMMU’ya, APSU’nun üstünde kil topraktan (balçıktan) bir
diri varlık yapmasını önerdi ve tanrıların bu işte ona yardımcı olacaklarını
söyledi.
Böylece insan, Sümer mitine göre Mezopotamya'nın
yumuşak balçığından tanrıların yaptığı bir varlık olarak yaratılır. Tanrıça
NAMMU onu bir top balçıktan yapar, sekiz tane tanrıça ise bu yaratma işinde ona
yardımcı oluyorlar. Onların en güçlüsü olan ana tanrıça NİNMAH ise kendisinin hesaba
katılmadığını zannederek, kendisine fazla güvenir, gurur hastalığına düşer ve
kendisinin yaratma kabiliyetini ispatlamaya kalkar. Elbet, bu kötü düşünmeden
vücuda gelen gazap (öfke) onu kör eder. (Öfke yüzünden iyiyi kötüyü teşhis
edemez.) Yerin iyesi (sahıbı) EN-Kİ kendisinin yarattıklarını yok etmeden,
sadece onlara kusur bulmakla yetinmeye razı olur. Öylece, NİNMAH balçığın
kalanından yedi tane gövdesi özürlü, cins bakımından normal olmayan, hasta
varlık yarattı. Onlar insan dünyasının güzelliğini bozmalıydı. Burada cennetten
kovulmanın sebebi, insanın yaptığı hata olmayıp, tanrıçanın yaptığı kabalık
olmuştur.[67]
Bu hadiseyi tasvir eden metnin Landsberger tarafından
yapılmış tercümesi şöyledir:
“Yukarıda gök adı
olmadık çağda
Etekde yer adı olmadık
çağda
Her şeyden ilk var olan ABSU (şekilsiz)
(Ve şekilsiz) şekil
mayası TİAMAT, onlar her şeyi
doğurmuşlardı.
Onların suyu birbirine
katıldı (...)
Tanrılardan hâlâ
hiçbirinin türemediği çağda
Kimsenin ad ile
çağırılmadığı, geleceklerin
Kesinleşmediği
çağda,
O çağda tanrılar
türetildi,
İlk LAHMU ve LAHAMU
dünyaya indi.”[68]
Bu metinle ilgili ünlü Türkolog Wilhelm Radlof'un
(1837-1918) Türk halkları arasında topladığı materyallerden çok eski dönemlere
ait destanlardan, Yaratılış Destanı şöyledir: “Su, uçsuz bucaksız su!... Yalnız
su yaratılmıştı. Zaman ve yer daha yaratılmamıştı. Sudan başka henüz hiçbir
varlık yoktu. Evren, uçsuz bucaksız sularla kaplıydı. Yer gök yaratılmadan önce
her şeyin su olduğu bu yokluk içinde bir Tanrı Kara Han vardı, bir de su”.
Tanrı Kara Han, beyaz bir iri kaz olmuş, bu uçsuz
bucaksız suyun üstünde uçuyordu. Tüm varlıkların başlangıcı Tanrıların en
büyüğü, insanoğlunun ilk atası Tanrı Kara Han, bu sonsuz boşlukta, can
sıkıntısıyla uçarken, sulardan Ak Ana göründü. Tanrı Kara Han’a: “yarat” dedi.
Tanrı Kara Han, yalnızlığını gidersin, kendisiyle
sularda yüzsün, boşlukta kendisiyle uçsun diye, kendine benzer “Kişi”yi
yarattı. Tanrı da yaratma isteğini uyandıran bir kadındı, Ak Ana’ydı. Yaratanla
yaratılan, biri ak biri kara, birlikte uçuyor, birlikte yüzüyorlardı. Kişi,
Tanrı’dan daha yükseklerde uçmak istiyordu. Tanrı, Kişi’nin içinden geçenleri
biliyor, kızıyordu buna. Kişi’nin uçma yeteneğini aldı. Sularda boğulmak
üzereyken yalvardı Kişi: “Tanrım, bana
üstünde durabileceğim bir yer yarat!” Tanrı Kara Han, “Yüksel!” diye buyurdu;
Kişi’yi suların derinliklerinden yükselterek, bir yıldızın üstünde oturtarak
boğulmaktan kurtardı. Tanrı Kara Han, uçmak kudretini kaybeden Kişi’nin
yaşaması için yer yüzünü yaratmaya karar verdi. Suların ortasında sivri bir
kaya yarattı.
Kişi, bu sivri kaya üstünde otururken sıkılıyor, derin
sulara bakarken gözleri kararıyor, sulara düşüp boğulmaktan korkuyor
ürperiyordu. Tekrar Tanrı Kara Han’a yalvardı.:
“Üzerinde rahat yaşayabileceğim daha geniş bir toprak yarat!” Tanrı, o
zaman yeryüzünü yaratmaya karar verdi. “Suyun dibine dal, toprak çıkar” dedi.
Kişi daldı; suların derinliğinden bir avuç toprak çıkardı. Tanrı Kara Han: “Saç toprağı suya!” dedi. Kişi, çıkardığı
toprağı suyun yüzüne serpti. Tanrı:
“Büyü!” dedi toprağa. Karalar, dümdüz, inişsiz, yokuşsuz ovalar
büyüdükçe büyüdü. Kişi, kendisi için gizli bir dünya yapmak üzere bir parça
toprağı ağzında saklıyordu. Tanrı Kara Han, bunu gördü: “Tükür!” diye emretmeseydi, Kişi boğulacaktı.
Kişi’nin ağzından saçılan topraklar yeryüzünü
çukurlarla, bataklıklarla, dereler, tepeler, dağlar, inişler, yokuşlarla sardı.
Tanrı Kara Han, dünyayı böyle bırakamazdı; bitkilerle hayvanları da yarattı.
Neler yapmaları, neler yapmamaları gerektiğini bildirdi. Kişi’ye ağzındaki
toprak yüzünden kızmıştı; onu o “ışık evreni”nden kovdu: “Senin adın bundan sonra erlik (şeytan)
olsun!” dedi. Kişi’yi yer altındaki karanlıklara sürdü; sonra bağışladı. Erlik
yalnız mı kalsındı. Tanrı Kara Han, dokuz dallı bir ağacın her dalından dokuz
cins insan yarattı. Erlik’e dedi ki:
“Ben insanlara buyruğumu bildirdim. Neleri yapmaları, neleri yapmamaları
gerektiğini biliyorlar. Git onları kendine çağır. Benim buyruklarımı
dinleyenler benden, senin buyruklarını dinleyenler senden olsun!...” Şeytan,
insanları kendisine çekmesini, kötülüklere sürüklemesini, Tanrı Kara Han
aleyhine kışkırtmasını biliyor, onları Tanrı buyruğundan çıkarıyordu. Tanrı
Kara Han buna kızdı, Erlik’i tekrar toprak altındaki karanlıklar dünyasının
üçüncü katına sürdü; kendisi de göğün on yedinci katındaki nur âlemine çekildi.
Yarattıklarını başıboş bırakmamak, onları doğru yola döndürmek, insanları
Erlik’ten kurtarmak için bir meleğini gönderiyordu.
Tanrı Kara Han’ın oturduğu nurlu âlemi gören Erlik,
birçok yakarışlarla gökle yer arasında Tanrı katına benzer bir dünya yaratmayı
başardı. Bu dünyanın kötülüklere saptığını gören Tanrı Kara Han, Erlik’in
dünyasını yıkmak için “Mandişire”yi yeyüzüne musallat etti. Mandişire, korkunç
gök gürültüleri, depremlerle kudretli mızrağıyla dünyayı darmadağın etti
bıraktı. Tanrı Kara Han, Erlik’i dünyanın en alt katında, ışıktan, güneşten, ay
ve yıldızlardan yoksun bıraktı.”[69]
Bu konu ile ilgili pekçok mitoloji kitabında ve
edebiyat tarihlerinde farklı örnekler de bulunabilir.
İnsanın Tufan'dan sonra yaratılması konusunda eski
şamanlığı muhafaza etmekte olan Altaylılar arasındaki bir mitte de şöyle
denilmektedir: “Tufan'dan sonra ÜLKEN
insanı yeniden yaratmaya karar verdi. Bir kırmızı fincanın içine bir gök renkli
gül koydu. Kardeşi ERLİK bu gülün bir parçasını çaldı ve ondan bir insan
yarattı. ÜLKEN bu işten incindi ve ona şöyle dedi: “Senin yarattıkların kara kayış kuşaklı ve
kara olsunlar.” Sonra tekrar “benim yarattıklarım Doğu'ya senin yarattıkları Batıya gitsin.”
dedi. ERLİK'in yarattığı insanlar deriden bir büyük davul yaptılar ve
yeryüzünde ilk olarak şaman törenini kurdular.”[70]
İşte dünyanın yaratılışı konusundaki mitlerde
Türkistan'daki atalarımızın ve Mezopotamya'da Sümerlerin arasındaki
varyantlarını gördük. Bunları karşılaştırdığımızda aralarında çok ilginç
benzerlikler görüyoruz. Örneğin, onların ikisinde de başta dünyada sudan başka
bir şey yok. Başka şeylerin hepsi sudan yaratılıyor. Tanrılar ile dev ya da
şeytanların (iyi ile kötünün) aralarında devamlı bir mücadele sürüyor. Ve
nihayet tanrıların galibiyeti ile sonuçlanıyor. İki varyantta da yaratılanların
tanrıların cennetinden kovulmasının sebebi benzerdir. Yani, onların gururundan,
tanrılar ile yarışmak istemelerinden kendilerine özel dünya yaratmak için
yaptığı girişimlerden dolayıdır. İki varyantta da Tanrılar henüz insanlardan
çok farklılaşmamış, insana benzer ancak insanüstü güçlerdir.
Günümüzde tarihçiler için genellikle dinlerin, bu
cümleden olarak, kutsal kitapların, Kitab-ı Mukaddes'in tahminen 3500 yıl önce
yazılmaya başlanması, Hristiyan dininin de kökünün Doğuda olması kabul görünmektedir.
Bu konuda NewYork uluslar arası Kitab-ı Mukaddes’i Öğretme Cemiyeti tarafından
yayımlanmış “Good News to Make You Happy” adlı kitapta şu bilgiler var:
“Kitab-ı Mukaddes'in çoğunlukla neşir merkezi Batı ise de gerçekte o bir Doğu
kitabıdır. Onun yazılmasında payı olan insanların hepsi doğuda olmuşlar ve
Orta-Doğu'da yaşamışlardır. Ondaki olayların hepsi Doğuda gerçekleşmiş, doğu
gelenek ve göreneklerini yansıtmaktadır. Örneğin, Kitab-ı Mukaddes insanın
yaratıcısını kendi sürüsünü yürekten sevip koruyan ve besleyen Doğu çobanı gibi
gösteriyor:
“Fakat kapıdan giren koyunların çobanıdır. Kapıcı ona
açar ve koyunlar onun sesini işitirler; o da kendi koyunlarını adları ile çağırır
ve onları çıkarır. Bütün kendininkileri dışarı çıkarınca onların önünde yürür;
ve koyunlar ardınca giderler; zira sesini tanırlar. Ve yabancıların ardınca
gitmezler, fakat ondan kaçarlar; çünkü yabancıların sesini tanımazlar.”
(Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna 10, 2-5) “Baba beni tanıdığı gibi ben de Babayı
tanıdığım gibi, benimkiler de beni tanırlar; ve koyunlar uğruna canımı veririm
(Yuhanna 10: 15).
4.4. Nuh Tufanı
Şimdiki
dinlerin hemen hepsinin kutsal kitaplarında bulunan Nuh Tufanı Destanı ile
ilgili kısımlara dikkat edersek, temel düzeni bir olup çeşitli varyantlarda
beyan edildiğini görürüz. Bizim bildiğimize göre bu destanın ortaya çıkışı
konusunda iki görüş vardır. Birincisi, onun ortaya çıkışı 4. jeolojik zamanın
sonlarındaki dünyanın hemen hemen hepsini su bastığı, buzulların eriyip,
devamlı yağışların olduğu, ırmakların coştuğu döneme aittir. İkinci görüş, bu
destanın Sümerler zamanında ortaya çıktığını savunmakta’dır. Aslında
Avrupalıların ilgisini Mezopotamya'ya çeken şey de onların yüzyıllardır Kitab-ı
Mukaddes'ten öğrendikleri bu destanın Sümerlerin çivi yazılı metinlerde
bulunması idi. Bu konuda İranlı tarihçi Ravendi şöyle yazar: “M.Ö. 2300 yıllarında bu yurdun (Sümer
Yurdunun) şairleri ve bilim adamları kendi tarihlerini yazmayı düşünürler.
Şairler, yaratılış, ilk cennet ve bunun gibi de hakanların birinin azgınlığı
sebebiyle korkunç tufanın bu cenneti gark etmesi konusunda destanlar
türetmişlerdir. Bu destanı Babilliler ve İbraniler alırlar, onlar vasıtasıyla
Hıristiyanların dinî inançlarının bir parçası hâline dönüşür.”[71]
Yukarıdaki fikirlerin ikisinin de
doğru olması muhtemeldir. Yani bu destanların çok eski dönemlerde ortaya çıkıp
daha gelişmiş hâlde yazıya geçmiş olması mümkündür. Çünkü onların hepsinin
genel teması insanların belli bir azgınlığından dolayı tanrıların gazabına
maruz kalmasından ibarettir. Biz böyle bir benzerliği yukarıda Yaratılış
Destanı’nda da görmüştük. Bu konuda Uhlig şunları yazar: “Sümerlerin çivi yazılarında da Kitab-ı Mukaddes'in
eski metinlerinde de Nuh Tufanı'nı görürüz. Onların ikisi de büyük bir viran
kalma durumunu ve onun kasıtlı olarak yapıldığını açıkça ortaya koymaktadırlar.”[72]
Türkmenlerde de bazen ay ve güneş tutulması, deprem
gibi büyük doğal olaylar olmasının nedenini kendilerinin bir azgınlığı sonucu
tanrı tarafından bir uyarı olarak düşünüyorlar ve yakalarına tükürerek “tu tu”
diyerek tövbe ediyorlardı. Nuh Tufanı'nın Türk halkları arasındaki bir
varyantının teması şöyle: “Yakın
gelecekte kopacak tufanı herkesten önce bir gök tüylü teke haber verdi. Gök
tüylü teke yedi gece, yedi gündüz dünyanın dört bucağını dolaştı ve yüksek
sesle duyurdu (car çekti), bundan sonra yedi gün deprem oldu ve yedi gün dağlar
ateş püskürdü, yedi gün yağmur, dolu ve kar yağdı, yedi gün tufan koptu ondan
sonra korkunç soğuklar başladı. Yedi kardeş vardı, Tufanın kopacağı onlara
haber verilmişti. Onların en büyüğünün adı ERLİK, bir diğerinin adı da ÜLKEN
idi. Onlar yedi kardeş olarak bir gemi yaptılar ve her tür hayvandan bir çift
gemiye aldılar. Tufan bittikten sonra bir horozu bıraktılar, soğuğa dayanamayıp
hemen öldü. Sonra bir kazı suya bıraktılar kaz dolaşıp gemiye geri dönmedi.
Üçüncü kez kargayı bıraktılar o da geri gelmedi. Bir leş bularak onunla
ilgilenmişti. Yedi kardeş yere, kıyıya yetiştiklerini anlayarak gemiden indiler.”[73]
Bu destanın Altaylardan öğrendiğimiz bir varyantı da
şöyle: “ÜLKEN dünya üzerindeki NOMA
adında bir adama tufan olacağını söyleyerek gemi yapmasını bildirmiştir.
NOMA'nın Balıksa, Sarvul, Soozunuul adında üç oğlu vardı. Bunlarla bir dağın tepesinde
gemi yaptılar. İçerisine insan ve yaratıklardan birer çift aldılar.”[74]
Bu destanın Sümerlerdeki varyantının teması
şöyle: Tanrılar bir tufan göndererek
insanı yeryüzünden yok etmek için anlaşıyorlar. İnsanı cehennemin o tarafındaki
topraktan yaratan EN-Kİ, onu bu tehlikeden kurtarmak istiyor. EN-Kİ Sippar kentinin takva hakanı
ZİU-SUDRA'nın yanına vararak onu tanrıların bu düşüncesinden haberdar ediyor.
ZİU-SUDRA (Nuh) bir gemi yaparak her cinsten yaratıktan birer çift gemisine
bindiriyor. ..... Korkunç tufan kopuyor ve gemi altı gece, altı gündüz büyük
dalgalarla boğuşarak yedinci gün güneş tanrısı UTU yer ve göğü ışıklandırıyor,
tufan sona eriyor, ZİU-SUDRA, UTU'nun önünde diz çöküp bir öküz kurban kesiyor
ve bir de koyun keserek ziyafet veriyor. ..... ZİU-SUDRA varıp EN-LİL ve
ANÛ’nun önünde diz çöküyor. O insanı ve diğer yaratılanları tehlikeden
kurtardığı için ebedî yaşayışa eriyor. Bu geminin akibeti yazılı levhaların
bozulması dolayısıyla belli değildir. Ancak, metnin diğer bir bölümünde ZİU-SUDRA
ve diğer canlı hayvanların kurtulmasının ardından tanrıların buyruğu ile DİLMUN
topraklarında yerleşiyorlar ve böylelikle yeni yaşam Dilmun’da başlıyor. Bu
destan sonraları Akkad, Babil ve Asurların mitlerinde mükemmelleşiyor.”[75]
Bu destan Sümerlerde Gılgamış Destanı ile karışıyor
(ne demek istendiği anlaşılmıyor). Onun diğer bir varyantında ZİU-SUDRA bu
haberi işittikten hemen sonra onu Gılgamış'a duyuruyor.
Destanın
yukarıdaki Sümer ve Türkî varyantlarının ana teması bir olmakla beraber, buna
ek olarak, destanın asıl kahramanı olan Nuh'un adı ve lâkabı iki varyantta da
benzerdir. Yani, Sümer varyantında Nuh'un Ziu-sudra Türkî varyantında Noma'nın
oğlunun adı Soozunul isimleri benzerlik göstermektedir. Bunun gibi de Nuh ile
Noma sözcükleri hem yansıma bakımından yakın, hem de yukarıda tarih bölümünde
söz edildiği gibi, NU sözcüğünün Sümer dilinde de Türk dilinde de insan
anlamında kullanılması anlamlıdır.
Bu destanın Mezopotamya varyantına bakalım. Ancak bu
metinlerin Sümerlerden sonraki dönemlerde geliştirilmiş metinlerden çevrilmiş
olması muhtemeldir. Çünkü metinde bazı Sümer isimleri yerine sonraki Samîlerin
değiştirdiği isimler yer almıştır.
Ey kamıştan çit, ey kamıştan ev, ey duvar
Ey kamıştan ev, dinle: Ey duvar, anla:
Ey Şuruppak’ın adamı, Ubar Tudun’un oğlu
Evi yık, bir gemi yap.
Serveti terket, hayatı kazan.
Mülkten nefret et, hayatı kurtar.
Bütün hayvan tohumlarını gemiye getir.
Yapacağın geminin
Bütün büyüklükleri ölçülü olacaktır.
Uzunluğu ve genişliği aynı olacaktır.
Sonra onu sulara indir.
Anladım ve efendim, Ea’ya dedim:
Evet efendim, emrettiklerini
Hürmetle karşıladım. Onları yapacağım.
Fakat şehre, halka ve ihtiyarlara ne diyeceğim?
Ea ağzını açtı ve konuştu
Ve kullarına, bana dedi:
Sen ey insan, onlara şöyle diyeceksin:
Tanrı Enlil bana karşı fena fikir besliyor.
Bu yüzden artık şehrinizde oturmam
Ve bundan sonra yüzümü artık Enlil toprağına
Çevirmeyeceğim
Tanrım Ea ile yaşamak üzere suların içine ineceğim.
Fakat, o sizin üzerinize servet yağdıracaktır
Bir sürü kuş, bir yığın balık
..... Bol bir ürün,
Lütûfları
....(Başınıza inecek) dolu yağacaktır.
(Şafak sökünce).....
.....(Tablette birkaç satır kırılmış ve
okunamamıştır).
Güneş
batmadan (?) geminin yapılması bitmişti.
....Müşküldü.
Gemiyi yapanlar gemiyi... yukarı ve aşağı
götürdüler.
İki sülüsanı idi (üçte iki)
Benim olan bütün şeyleri ona (gemiye) yüklettim.
Benim olan bütün hayvan tohumlarını ona yüklettim.
Bütün ailemi ve akrabamı gemi içine aldım.
Ova sürülerini, kır hayvanlarını, bütün sanat
adamlarını içeriye
aldım.
Tanrı Şamaş, bana bir zaman kararlaştırmıştı (diyerek):
...Gönderen, akşam üstü bir dolu yağdıracak.
O zaman gemiye gir ve kapını kapat.
Gösterilen zaman yaklaştı.
.... Gönderin, akşam üstü dolu yağdırdı.
Yaklaşan boranın manzarasını seyrettim.
Buna bakarak dehşetli bir korkuya kapıldım.
Gemiye girdim ve kapımı kapadım.
Geminin dönencisi, gemici Puzur, Enlil’e (...)
Büyük evi (gemiyi) bütün içindekilerle ona emanet
etti.
Sabahın ilk ışığında.
Göklerden kara bir bulut çıktı.
Onun içerisinde Tanrı Adat görülüyordu.
Nabu ve Sarruh (Marduk) önden gidiyorlardı
Nidâ edici olarak tepe ve ovalar üzerinde
yürüyorlardı.
İrragal (Nergal) geminin kazığını kırdı.
En-Urta (İnurta), ilerdeki kasırgayı indirdi.
Annuanaki’ler ışıklarını parlattılar.
Parıltılarıyla yeri aydınlattılar.
Adat’ın kasırgası gökleri süpürdü.
Her ışık parıltısı karanlığa döndü.
....Yer sanki....bitmişti.
Bütün gün (Sağanaklar indi)...
Süratle yükseldi....Su, dağlara yetişti.
(Sum) Halka bir savaşçı gibi hücum etti.
Kardeş kardeşi görmüyordu.
İnsan göklerde tanınmıyordu.
Tanrılar kasırgadan ürkmüşlerdi.
Onlar Anû’nun göğüne çekildiler.
Tanrılar köpek gibi duvara büzülmüşlerdi.
Tanrıça İştar doğuran bir kadın gibi bağırıyordu.
Tanrıların sonuncusu tatlı bir sesle şöyle feryat ve
figan ediyordu:
O gün çamura döneydi
Zira ben, tanrılar heyetine fenalık teklif ettim
Tanrılar heyetine ben nasıl fenalık ettim?
Halkımın yok edilmesi için ben nasıl savaş teklif
ettim?
Halkımı ben mi yarattım?
Ki onları ufak balıklar gibi denize atabileydim.
Tanrılar yere kapandılar ve oturup ağladılar.
Ağızları sımsıkı kapanmıştı.
Sekiz gün ve gece.
Fırtına bütün şiddetiyle devam etti ve kasırga
memleketi
bitirdi.
Yedinci gün kasırga, bora ve yağış durdu.
Ki bir ordu gibi mücadele etmişti.
Deniz sakinleşti, yırtıcı rüzgâr dindi, kasırga
kesildi.
Gündüz olunca dışarıya baktım, sesler kesilmişti.
Ve insanlık çamura dönmüştü.
Bütün yer dümdüz olmuştu.
Pencereyi açtım ve ışık yüzüme çarptı.
Yere kapandım, oturdum ve haykırdım.
Gözyaşlarım yanaklarımdan aşağıya akıyordu.
Dünyanın dört tarafına baktım. Etrafı kaplayan
suların sınırlarına baktım.
Oniki ada tepeleri görünüyordu.
Gemi Nisir (....) dağının üzerine oturdu.
Nisir dağı gemiyi tuttu ve kımıldatmadı.
Birinci günde, ikinci günde, Nisir dağı gemiyi tuttu.
kımıldatmadı.
Üçüncü gün, dördüncü günde Nisir dağı gemiyi tuttu ve
kımıldatmadı.
Beşinci günde, altıncı günde Nisir dağı gemiyi tuttu
ve
kımıldatmadı.
Yedinci güne gelince,
Bir güvercin çıkardım ve salıverdim.
Güvercin uçtu ve (sonra) geri geldi.
Üzerine konacak yer bulamadığından geri geldi.
Bir kırlangıç çıkardım ve salıverdim
Kırlangıç uçtu ve (sonra) geri geldi.
Üzerine konacak yer bulamadığından geri geldi.
Karga uçtu, alçalan suları gördü.
Yedi sulardan geçti (?) yükseldi (?) geri gelmedi.
O zaman her şeyi çıkardım. Her tarafa yaydım ve bir
kurban
kestim.
Dağın tepesinde bir adak
sundum... yakut mücevherleri asla
unutmadığım gibi,
Bu günleri daima düşünecek, ve onları asla
unutmayacağım.
Tanrılar Adat’a gelsin.
Fakat Adat’a, Enlil gelmesin.
Çünkü düşünmedi ve kasırgayı çıkardı.
Ve halkımı yok etmek için, onun üzerine salıverdi.
Enlil yaklaşınca
Gemiyi gördü, o zaman Enlil suratını astı.
Tanrılara, İgigi’ye karşı öfkelendi (ve dedi)
Hayatını kurtarabilen birisi mi var?
O, sağ kalmayacaktır.Umumî harabiyette hiçbir insan sağ
kalmayacaktır.
O zaman En-Urta ağzını açtı ve konuştu.
Ve savaşçı Enlil’e dedi:
Ey tanrılar prensi, ey savaşçı!
Sen nasıl hiç düşünmeden bir kasırga çıkarabildin,
Günahkâr olanın günahı kendi başına insin.
Tembihe aykırı hareket edenin kabahati kendi başına
insin.
Fakat merhamet edin ve (her şey) yok olmasın.
Tahammüllü olun (ve insan
lekelenmesin)...
Bana
gelinci, ben büyük tanrıların sırrını beyan
etmedim.
Atra-Hasis’e (...) bir rüya gösterdim o tanrının
sırrını
bu suretle duydu.
Şimdi onun hakkında artık bir karar verin.
Bunun üzerine tanrı Enlil bir gemiye girdi.
Elimden tuttu ve beni önüne getirdi.
Karımı da önüne getirdi ve yanımda diz çöktürdü.
Alınlarımıza dokundu, aramızda durdu, bizi kutladı
(ve dedi):
Uta-napiştim bundan evvel sırf bir insan gibi,
Fakat şimdi, Uta, napiştim ve karısı bizle, tanrılar
gibi
olsunlar.
Uta-napiştim uzakta nehirlerin ağzında kalacaktır.
Ve onları uzak bir yere götürdüler ve nehirlerin
ağzında
oturttular.”[76]
Destanın başka bir varyantının Amerika Kızılderilileri
arasında olduğunu XVII. Yüzyılda oraya giden İspanyol seyyahlar tespit
etmişlerdir. Ancak onların varyantında insanlar bu tufandan yaptıkları yüksek
bir kulenin üzerine çıkarak kurtulmuşlardır.
Sümerlerin dinî inançları konusunda Eski Sovyetler
Birliğinde Diakonof ve Kuvalof yönetiminde yapılan çalışmada şöyle
yazılıyor: “Sümer mitlerinde ve dinî
inançlarında en temel sorun ölüm ve yaşamdır. Niçin insanlar fâni olarak,
tanrılar ebedî olarak yaşıyorlar? Onların dinî destanlarının birinde insanın
fâni olmasının sebebi ADA-PA (Sümer dilindeki ada, Türk dilindeki ata bir
anlamdadır. B.G.) adındaki ilk insanın yaptığı hatadan diye düşündürülüyor. O,
tanrı EA'nın sevdiği oğlu imiş. EA'nın aklı çok olduğu hâlde onu ebedî
yaşayıştan mahrum etmişler. Bir gün ADA-PA için ebedî yaşayış kazanmaya fırsat
doğmuştur. Ancak bu işten vazgeçmiştir. ADA-PA'yı güney yelinin kanatlarını
kırdığı için ANUM'un yanına çağırmışlar. EA ona orada ölüm yemeğini ve suyunun
sunulacağını, ondan tatmaması gerektiğini duyuruyor. ADA-PA'nın kusuru
incelenirken diğer tanrılar onu aklamaya başlıyorlar. ANUM da yumuşayarak ona
acıyor. Dua dirilik yemeğinin ve suyunun sunulmasını emrediyor. Ancak o
(ADA-PA) buna rağmen yiyip içmekten sakınıyor. ANUM merakla neden yemediğini
soruyor. ADA-PA cevabında “benim babam EA bana bir şey yiyip içmememi söyledi.”
Bu cevaptan sonra Anûm “onu tekrar yere atın!” diye buyruk verdi.”[77]
Biz eski insan uygarlığının önemli bölümünü oluşturan
dinî inançların hem Türkistan'daki hem de Mezopotamya'daki Sümerler ve eski
atalarımız arasındaki görünüşlerini gözden geçirdik. Onların ikisinde de
çeşitli yaşam şartlarını hem de tarihî dönemleri anlatan inançları görüyoruz.
Ancak onların arasında genelde iki tip dinî inanç açıkça farkedilmektedir.
Onların birincisi ekonomide avcılığın ve hayvancılığın temel rol oynadığı
döneme ait olan “Animizm” dir. Bu inancı savunanlar bütün yeryüzünü göze
görünmeyen iyelerle, cinler ve devlerle dolu görüyor ve halk arasında cadıcılık
(sihirbazlık) gelenekleri ve görenekleri temel rol oynuyordu. İkinci inanç ise,
hayvancılıktan tarımcılığa ve yerleşik yaşama geçilerek, ilk köylerin ve
kentlerin meydana gelmesi dönemine ait olan “Naturizm” dir. Bu dinî inanç
sisteminde belli bir düzen hakimdir. Ekonomik ve toplumsal ilişkilerde şahlar,
hakimler ve çeşitli bölge ve kentlerin arasında oluşan düzenler, tanrıların
arasına da yansımıştır. Bunun gibi de tarımda temel rol oynayan “gök” ve
doğanın diğer güçlerine hem de “öküz”e tapınmak ortaya çıkıyor. Bilim adamları
bu süreci şöyle açıklıyorlar: “İşte boyların birleşmesiyle büyük kabilelerin
kurulduğu ve bir kabilenin diğerine baş eğdirmesiyle egemen bir “sülâle”nin
belirdiği sıralarda, aile atalarına tapınma niteliğindeki animizmin natürizme
dönüştüğü görülmektedir. Gerçekten ilkel tarımın natürizmin kaynağı olduğu
açıktır. Geniş ölçüde doğal güçlerin etkisine bağlı olan tarımcılığın insanları
güneş, yer, su vb. doğa nesnelerine ve olaylarına üstün güçler yüklemeye,
doğanın en önemli ve belirgin yönlerini tanrılaştırmaya ve bu güçler ile egemen
varlıklar arasında bir aynileştirmeye sürüklendiği anlaşılmaktadır.”[78]
Yukarıda görüldüğü gibi Sümerlerin dinî inançlarında
Şamanlığın izi açıkça görülüyorsa da, ancak hakim olan temel inanç ikinci tipte
olmuştur. Bu inanç sisteminde en üst yeri gök tanrısı ANU alırken, hemen
ardından yer tanrısı EN-Kİ ile yel tanrısı EN-LİL ve ondan sonra ise ikinci
sınıf tanrı ve tanrıçalar sistemi görülmektedir. Bizim eski atalarımızın
arasında da böyle dinî inançların var olduğunu biz yukarıda açıklamıştık.
Bizim düşüncemize göre, gök tanrının özel yeri olan
çok tanrılı dinî inancın ilk meydana geldiği Türkmenistan (Genel Türkistan)
olmalıdır. Bu inancın yüze çıkması ise “Änev” /Anû uygarlığının meydana geldiği
dönem olmalıdır. Sümerler de bu dinî inacın mayasını bu yurttan götürmüş
olmalıdır. Onların gök tanrısının adı ANU sözcüğü ise, yukarıda da
açıkladığımız gibi Türkmence ÄNEV sözcüğü ile aynı olması açıkça görülmektedir.
Burada altının çizilmesi gereken bir önemli mesele de Sümerlerin kendi gök
tanrılarına dingir (tanrı), yel, yer ve diğer tanrılarına ise “EN” (iye, sahip,
pir) takma ad koymalarıdır.
Arkeologların günümüze kadar Türkmen topraklarından
ortaya çıkardığı çeşitli tanrıçalarının hem de kutsal öküzlerin çok sayıdaki
heykelleri de bu fikre temel oluşturmaktadır. Çünkü onların hepsi
Mezopotamya'da tekrar oluyor. Eski Türkmenistan ile eski Mezopotamya arasındaki
birbirine denk gelen yer-yurt ve insan adlarını da buna eklemek mümkündür.
Bu fikri daha güçlü destekleyen başka bir delil de
Amerika'nın ünlü bilim adamı Durant’ın dünyanın en eski uygarlık beşiklerinin
başında Änev (Anau) ün gelmesi hem de uygarlığın çeşitli görünüşleri yönünden
“tek tanrıcılık” inancının ilk kez Türkistan'da (Orta Asya'da) ortaya çıktığı
konusundaki bilimsel açıklamalardır.”[79] Çalışmanın
“Sonuç” bölümünde Durant’ın bu konudaki görüşüne tekrar yer verilecektir.
5. Bayramlar
İnsan toplumlarında bayramlar başta din ile ilgili
olarak meydana çıkmıştır. Sümerlerin dinî inançları gibi onların bayramları ile
Türk mitolojisindeki bayramlar arasında da benzerlikler vardır. Hem Sümerlerde
hem de Türk mitolojisinde bayramların en önemlisi bahar bayramıdır. Kışın ağır
ve şiddetli günlerinin bitmesi ve ardından hayata tam coşku, sevinç ve heyecan
veren bahar mevsiminin başlaması, tüm hayatının doğa şartlarına bağlı olan eski
insanlarda ne derece sevinç, coşku ve hareket yaratmış olduğu bellidir. Aslında
bahar bayramının felsefesinin özü “yeniden doğuş”’tur. Güngör bu konuda şöyle
der: “Tarihin eski ve en medeni milleti
olan Sümerler kozmolojik bir strüktüre sahip olan yeni yıl bayramını kutluyor,
bunu A-ki-til diye adlandırıyorlardı. Burada kullanılan Til sözcüğü yaşamak,
yeniden doğmak anlamına geliyordu. Bu bayram Sümer-Akad sentezi içinde de yer
aldı ve Akadlar ona Akitu adını verdiler.”[80]
Biz çalışmamızın dil bölümünde “til” sözcüğünün Türk
dilendeki “diri” sözcüğü ve “ki” sözcüğü ise Türk dilindeki “kır” kelimesi ile
aynı kökten olduğu düşüncemizi izah edeceğiz. Şimdi ise bu bayramın çeşitli
varyantları ve onların arasındaki anlamlı benzerlikler üzerinde duralım:
5.1. Sümerlerde Bahar Bayramı
(yeniden doğuş)
“Mezopotamya’nın büyük kentlerinde
hemen hemen her gün tanrılara kurban sunma töreni yapılıyordu. Et, tarım
ürünleri, su, şarap vb. ziyafeti veriliyordu. Çeşitli kokular kullanılıyordu.
Bu törenler sadece ruhanîler tarafından yönetiliyordu, ancak gündelik törenlere
sade insanlar ya katılamıyor, ya da çok az katılabiliyordu. Ancak bunun aksine
her yılda ya da belli aylarda kutlanan
bayramlara tüm sade insanlar da büyük coşku ile katılarak dinî törenlerini de
yapıyorlardı. Bu bayramların en önemlisi ise ilkbaharın başında kutlanan bahar
bayramı idi. Şenlikler gün boyunca devam ediyordu. Onun en önemli ve ilginç
fırsatları kutsal düğün idi Bu düğün Kitab-ı Mukaddes’te TAMMUZ diye adı geçen
Uruk kentinin hakanlarından olan Domuzi’nin rolünü oynayan hakan ile
İN-ANNA’nın rolunü yerine getiren yüce ruhanî kadının beraberce ortaya
çıkmasıyla sahneleştiriyor. Gerçekte bu düğün töreninde yani DOMUZİ ile Uruk
kentinin koruyucu tanrıçası İN-ANNA’nın kutsal düğünlerinin yıllık tekrarında
iki temenni vardı. Birincisi, yurtta bolluk ve bereketin temin olmasından,
ikincisi ise kentin hakanına tanrıçanın kocası makamında uzun ömür
verilmesinden emin olmaktı.” [81]
Ünlü Türk Sümerolog’u Çığ’ın çok değerli eserlerinde
bu konuda etraflı bilgiler bulunmaktadır. Bu eserlerden alınan, Ludingirra adlı
bir Sümer şair ve öğretmeninin bu konuda yazdığı öyküsünün parçalarına göz
atalım: “Çocukluğuma ait ilk anımsadığım olay, korkunç bir kalabalık ile
Tapınağa koştuğumuz. Herkes büyük bir sevinç içinde Tanrıçamız ile Tanrımız
evlenecek diye birbirini kutluyordu. Bunun ne demek olduğunu bir türlü
anlayamıyordum... Neler göreceğimi merakla bekliyordum. Nihayet büyük bir alana
geldik. Karşıda, göğe kavuşacakmış gibi yükselen “zigguratı”(basamaklı kule)
ile yeni yapılmış gibi pırıl pırıl parlayan E-KUR Tapınağı göründü. Yaptığım
araştırmaya göre bu bayramın başlangıcı, biz Sümerlere dayanıyormuş. Öyküsü
şöyle:
Sevgili Tanrıçamız Inanna bilbad (venüs) yıldızından gelmiş veya onunla bir
ilişkisi varmış. Biz o yıldızı çok çok sıcak olarak biliyoruz.. İnancımıza,
yıldızın Tanrıçamıza büyük bir ateşlilik ve cinsel güç veriyormuş. Bu yüzden
ona “Aşk Tanrıçası” adı verilmiş.
Tanrıçamız
günlerden bir gün yeraltı kraliçesi olan kız kardeşi Ereşkigal’ı görmek için
yeraltına gitmeye kalkar. Galiba asıl amacı yeraltı kraliçeliğini de ele
geçirmekti. O, yeraltına gidenin bir daha çıkmayacağını biliyor, ama kendisi
bir Tanrıça, kardeşi de oranın kraliçesi olduğuna göre çıkabileceğini umut
ediyor. Fakat yine de veziri Tanrıça Ninşubur’a, “Eğer üç gün içinde
yeraltından çıkmazsam, Tanrılarımızın toplantısına git ve beni kurtarmaları
için rica et!” diyor...
Kardeşi onu görünce büyük bir kızgınlıkla, “Niçin
geldin buraya? Bilmiyor musun buraya gelen bir daha çıkamaz” diye acı bir
bakışla bakar bakmaz Tanrıçamız, çiviye asılı ceset gibi kaskatı oluveriyor.
Aradan üç gün üç gece geçiyor; veziri bekleyedursun, ne gelen var ne giden! O
hemen Tanrılar Meclisine koşar, Tanrılara birer birer yalvarır; hiçbiri aldırış
etmez. Hatta babamız Enlil, onun büyükbabası olduğu halde “Gitmese idi, ne işi
vardı orada?” der, yardım etmeye hiç yanaşmaz. İyi ki, bizim bilgelik Tanrımız
Enki var. O hemen Kurgarra ve Kalaturra adlı iki cini yaratır, ellerine yaşam
suyunu, yaşam yiyeceğini vererek yeraltına gönderir. Onlar Tanrıçanın üzerine
ellerindekini serper serpmez, Tanrıça dirilir ve hemen yeraltından çıkmak için
davranır. “Dur hele, buradan böyle kolay çıkılmaz, yerine birini bırakman
gerek” der oradakiler. Hemen kimi bırakacak Tanrıça! “Ancak yeryüzüne gidince
birini gönderebilirim” der. Tanrıça, yanında korkunç görünüşlü yeraltı
cinleriyle yeryüzüne çıkar ve yerine gönderecek birini aramak için kent kent
dolaşmaya başlar. Her gittiği kentte Tanrıları, Tanrıçalarının yok oluşuna
üzülmüş, çuval giysiler içinde bulur ve hiç birini vermeye kıymaz.
En sonunda kocası Dumuzi’nin oturduğu Kullab kentine
gelir. Bir de ne görün, kocası en güzel ve görkemli elbiselerini giymiş, başına
tacını koymuş, tahtına kurulmuş oturuyor; umurunda değil karısının yok oluşu!
Tanrıçamız, onu öyle görünce o kadar kızar ve sinirlenir ki, hırsından “Alın
bunu, benim yerime yeraltına götürün” der. Onlar da Dumuzi’yi yaka paça
sürükleyerek yeraltına götürürler...
Buna çok üzülen (Dumuzi’nin) kız kardeşi Tanrıçamız
Geştinanna, Tanrılar meclisine başvurarak “Ne olur kardeşimin yerine beni
göndersin yeraltına” diye yakarmış. Fakat Tanrıçamız Inanna, kocasının yaptığı
saygısızlığın ve acımasızlığın cezasız kalmasına gönlü razı olmadığından hemen
ona karşı çıkmış. Onun üzerine Geştinanna, “Öyle ise yılın yarısını ben
yeraltında geçireyim, diger yarısını da kardeşim geçirsin” demiş. Çok kızgın
olmasına karşın kocasının bütün bir yıl boyunca yeraltında kalmasını istemeyen
Tanrıçamız bu öneriyi uygun görüp Tanrılar Meclisine kabul ettirmiş. O olaydan
sonra Tanrımız Dumuzi, kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra, yaz
başlangıcında yeryüzüne çıkıp sevgili karısı ile birleşiyor. Biz, bu
birleşmenin yeryüzüne bolluk ve bereket getireceğine inanıyoruz. Bunun için
Tanrımız yerine kralımız, Tanrıçamız yerine bir baş rahibe yılda bir kere
beraber olurlar. Onların beraber oldukları bu günlerde, şarkıcılar, ozanlar
heyecan verici ateşli aşk şarkıları söyler ve çalarlar...”[82]
5.2. Oğuzhan Günü
Gülkaian “Oğuz günü”
hakkında Cami-i Tevârih adlı esere dayanarak şunları yazıyor: Türkler Yafes İbn-i Nuh’un kökündendir, onlar
doğu kısmına geldiler. Bu göçme dolayısı ile Yafes’in adı “Abulce” yahut
Abulbeceye olarak değiştirildi. Inanc kentine yakın olduğu “Ortak” ve “Kurtak”
yerlerini yayla olarak seçti ve kışlak için “Yursak”, “Gagian”, “Karakum”,
“Talas” ve “Karaseyren”i beğendi. Abulbece handan, “Dip Bakuy” adlı bir oğlan
oldu... Dip Bakuy dört oğula sahip oldu. Karahan’dan bir oğlan oldu ve adını
Oğuzhan tayin ettiler. Oğuz’un doğumu ile çiçekler ve ağaçlar ve yeryüzü yeni
hayata başladı. Oğuz bir kaç yıl sonra aynı zamanda kendi rakipleri ve
düşmanlarına üstün gelerek Talas şehrinden Buhara’ya kadar feth etti. O günden
dolayı “Büyük düğün” yahut “Büyük şenlik” yaygın olarak, Oğuz günü veya yeni
gün olarak tanımlandı.”[83]
5.3. Hunlarda Bahar Bayramı
Bu Sümerli bayramına benzer
bahar bayramının Hunlarda da var olduğu konusunda şu bilgiler vardır: Çin kaynakları Hun kültüründen söz ederken,
her yılın başında yapılan dinsel törenlere değinmektedir. Bu törene Hunların 24
boyunun başbuğu katılmakta ve yılın beşinci ayında da Lung-Çeng şehrinde
toplanılarak atalara, Gök tanrıya, yer-su ruhlarına kurban sunulmaktadır. Hakan
her sabah çadırından çıkarak güneşe ve geceleri aya tapmaktadır.”[84]
5.4. Ayzıt Bayramı
Ayzıt bayramı Altayların
güzellik tanrısı AYZIT’a atfedilmiş bir bayram olarak ilkbaharın başında
ormanlarda kutlanırmış. Bayram törenleri Akşamanlar tarafından yönetilirdi.
“Şamanlara ak ve kara lâkapları onların giyindiği elbisenin rengine göre
verilmiştir. Bayram günlerinde evler temizlenir, süslenir, en iyi yemekler
pişirilir, en güzel elbiseler giyilirmiş. Şaman dokuz kız ve dokuz delikanlı
seçerek sağ ve sol yanına alır, sonra onları AYZIT’ın sarayına götürür ve orada
şenliklere başlanır. AYZİT şöyle betimlenir:
Başında ak başlık, omzunda ak atkı, ayaklarında ise kara çizmesi vardır,
bu giysileriyle ormanda ağaçlar arasında yaşar ya da kayalara arkasını vererek
uyur.”[85]
5.5. Göktürklerde Bahar
Bayramı
Türk dünyasının en ünlü
destanlarından sayılan Ergenekon destanına göre Göktürkler düşmanları
tarafından müthiş katliama uğradıktan sonra, çok az sayıdaki kalanları bir yere
toplayarak şöyle karar vermişlerdir: “Yurdumuza varalım desek, dört taraftaki
eller hep bize düşman. En iyisi dağlar arasında kimsenin yolu düşmeyecek bir
yer arayıp bulmalı” deyip sürülerini dağa sürdüler, gittiler. İyice gezip
dolaşarak gördüler ki, orasının geldikleri yoldan başka, hiç yolu yok. O yol da
öyle bir yol ki, at veya deve bin güçlükle yürüyebilirdi; bir yanlış bassalar
parça parça olurlardı. İçerisindeki genişliğin ise hiç sonu yoktu. Orada
akarsular, pınarlar, türlü otlar, türlü türlü avlar vardı. Orasını görünce
Tanrıya şükürler ettiler; hayvanlarının kışın etini yediler, yazın sütünü
içtiler, derilerini giydiler, o yere Ergenekon adını verdiler. İki Türk
prensinin zamanla oğulları çoğaldı. Kayı Han’ın çok çocuğu oldu. Dokuz Oğuz
Han’ın daha az çocuğu doğdu. Kayı Han’ın çocuklarına “Kıyat” dediler, Dokuz
Han’ın çocuklarına da iki ad koydular; Bir kısmına “Tokuzlar” diğer bir kısmına
da “Türülken” dediler. Bu iki hanın oğulları uzun zaman Ergenekon’da kaldılar;
enine boyuna uzayıp yayıldılar. Her boy başka başka oymaklarla genişledi.
Ergenekon’da dört yüzyıldan
çok oturduktan sonra hayvanları, nüfusları o kadar çoğaldı ki, artık sığışamaz
oldular. Çare bulmak için kurultay toplandı. Dediler ki: “Atalarımızdan
işittik, Ergenekon’un dışında geniş yerler, güzel yurtlar varmış... Bizim
yurdumuz eskiden oralarda imiş, düşmanların başkanlığı altında başka eller,
bizim soyumuzu zaptetmişler. Tanrıya şükür biz şimdi o hâlde değiliz ki
düşmandan korkup da dağda kapanıp oturalım. Dağın arasından yol arayıp bulalım,
göçüp çıkalım, bize dost olanlarla görüşelim, düşman olanlarla savaşalım.”
Herkes bu düşünceyi doğru gördü; çıkacak yol aradılarsa da bulamadılar. O zaman
biri şöyle dedi : “Burada bir demir
madeni var, yalınkata benziyor. Onun demirini eritirsek yol açılırdı. Oraya
varıp baktılar ve bu fikri de makûl gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun
ve bir kat kömür koydular; dağın üstünü, arka ve beri yanını böylece
doldurduktan sonra, yetmiş deriden körük yapıp yetmiş yerde kurdular,
körüklediler. Tanrının kudretiyle, ateş kızdıktan sonra, demir dağ eriyip
akıverdi, yüklü deve çıkacak kadar bir yol açıldı, o ayı, günü ve saati
belleyerek dışarı çıktılar. O günden beri Göktürklerde âdet olmuştur, o günü
bayram sayarlar; bir parça demiri ateşe koyup kızıl hâle getirirler, sonra Han
bunu demir kıskaçla tutarak örse koyar ve çekiçle döver. Beyler de bu günü,
hapisten çıkıp ata yurduna dönülen günü olduğu için kutsal bilirler.
Ergenekon’dan çıkınca, Göktürklerin ulu hakanı Kayı
Han soyundan Börteçine, bütün ellere elçi gönderip Ergenekon’dan çıktığını
bildirdi. Tüm iller, Göktürklerin Ergenekon’dan çıkışını öğrenince baş eğdiler.
Büyük Türk Kağanı Börteçine’yi ululadılar. Düşmanlarsa karşı çıktı, vuruştular.
Göktürkler üstün geldi. Düşman büyüklerini kılıçtan geçirdiler, küçüklerini de
kul ettiler. Böylece dört yüz elli yıl geçtikten sonra öçlerini aldılar; ata
yurduna yerleştiler. Eskisi gibi dünyanın en büyük ulusu oldular.”[86]
Bilim adamlarının açıklamasına göre Göktürklerin sert
dağlardan çıktıkları zaman, her yer, çöller yem yeşil ve her yan gül-çiçeğe
bürünmüş, tam kainat sevinç ve coşku içinde imiş. Gerçekte bu Göktürklerin
yeniden doğuşunu simgelemektedir. Veliyev’in açıklamasına göre Ergenekon’dan
çıkılan gün 9 Mart olmalıdır.[87]
5.6. Uygur Bahar Bayramı, İlk Yaz, Buku Kağan, Köken ve Yeniden Doğuş
Bu bayram hakkında Aktok-Kaşgarlı şunları
kaydetmektedir: “... Uygur boylarının ;Yaradılış ve yeniden doğuş efsanesi;,
;Buku Kağan Efsanesi; Türk Mitolojisinin en önemlilerinden biridir...Çin
kaynakları uzun uzun bu efsaneyi anlatır:
Orada
bir ağaç var, doğadan iki akar su akıyor, Tola ve Selingan iki nehrin arasında
bulunan kuru ve ulu bir ağacın üzerinde hamileliğe benzeyen ur gibi bir
şişkinlik belirir. Gökten sık sık bir ışık inmektedir. 9 ay 9 gün sonra ağacın
üstündeki şişlik yarılır ve beş çocuk belirir. Bu beş küçük çocuk Uygur
Türklerinin doğuşunu fakat aynı zamanda Uygurların yeni nesillerle doğa gibi
yeniden oluşumunu temsil eder...
Takeo, Buku Kağan mitinin oluşumunu erken Orta Çağ
Uygur takvimlerine dayanarak aşağı yukarı 28 Şubat-21Mart olarak verir... Buku
Kagan mitinin iki anlamı vardır:
Birincisi Uygur Türklerinin kökeni, ikincisi “Yeniden Doğuş”, Bahar
Bayramı, yenilenme... Uygur Türk toplumu Budizm, Maniheizm, Nasturi
Hristiyanlığı, Islam gibi çeşitli inançları kabul etti. Ancak bütün bu dinlerin
temelinde ulusal inançları olan “Gök Tanrıcılığın” akisleri açık olarak
izlenebilir. Ağacı dölleyen Gök Tanrı’nın ışığıdır... Bu mitin “Bukhan” adı ile
Moğolca varyantında “Bir Tanrıça Bukhan’la evlendi, erkek çocuğu oldu. Onu bir
ağaç kovuğunda sakladı. Bukhan çocuğu oradan çıkardı”[88]
5.7. Türkmen Mitolojisinde
Yeniden Doğuş “Akpamık Masalı”
Akpamık masalı Türkmenlerin, kökü çok eskiye, Türkmen
tarihinin başlangıç çağlarına dayanan çok yönlü ve anlamlı masallardan
birisidir: Çok eski çağlarda bir ailenin tek kız çocuğu olan “Akpamık”
kendisinin erkek kardeşinin olmamasından dolayı büyük üzüntü ve hüzün içersinde
yaşar. Oysa onun 7 erkek kardeşi büyük dağların yamaçlarında avcılıkla yaşar ve
kendilerinin kız kardeşlerinin olmamasından çok kızgın oldukları için evlerine
uğramazlar imiş. Akpamığın anne ve babası ise Akpamığın, kardeşlerini aramak için dağlara gidip
kendisini tehlikeye salmasından korkarak bu meseleyi saklarlar, ona
duyurmazlar. Günün birinde Akpamık 7 kardeşinin mevcut olup, onların dağlarda
yaşamak’ta olduklarını komşularının
birisinden duyar ve hemen yola çıkar. Nihayet O, 7 kardeşini bulur, büyük
sevinç ve mutluluk’la onların yanında beraberce yaşamaya başlar...
Günün birinde Akpamığın kardeşleri “Devlerin” arasında
müthiş bir savaş başlar. İlk defa onlar bir Kara Deve üstün gelerek onu
öldürürler, nihayet, çok sayıda Devler birden saldırır ve bu 7 kardeşi
öldürerek etlerini yer ve kemiklerini ise atıp giderler. Bir yerlerde
gizlenerek bu tehlikeden kendisini kurtarabilen Akpamık, büyük ve ağır üzüntü
ile karşı karşıya gelir, ancak çökmeden bayılmadan, kardeşlerini yeniden
diriltmenin çaresini aramak ve bulmak için büyük yolculuğa çıkmaya karar
verir...
Uzak yolları geçer, sert dağları, ırak memleketleri
aşar ve nihayet çok yaşlı ve bilge hanıma durumunu anlatınca O, Akmamığa şöyle
der: Karşıdaki tepenin ardında “Akmaya”
(Türkmenlerde bir deve çeşidi) adında bir deve vardır, eğer o devenin sütünden
götürüp kardeşlerinin kemiklerinin üstüne serpersen hemen dirilirler. Ancak bu
deve insana karşı çok serttir ve kimsenin yanına yaklaştırmaz. Tepenin yanındaki
otlakta devenin yavrusu otlar, belki ona yalvarırsan sana yardımcı olabilir.
Akpamık gül çiçege bürünmüş yem yeşil otlakta
otlamakta olan yavrunun yanına yavaşca yaklaşır, derdini anlatarak yardımcı
olması için ona yalvarıp yakarır. Yavru ona yardımcı olmaya razı olur. Nihayet
Akpamık Akmaya’nın sütünden alıp götürür. Sütü kardeşlerinin kemiğinin üstüne
serper ve kardeşleri hemen dirilir. Onlar kendilerinin ağır bir uykuya
daldıklarını zan ederler. Akmamık’ın olanları onlara anlatmasının ardından,
heyecan ve sevinç her yere ve herkese hakim olur. Onlar kız kardeşlerine,
gösterdiği bu büyük başarı ve fedakarlıktan dolayı şükranlar sunar, mutlulukla
yeni yaşamlarına başlar, düğünler yapar ve evlenirler...”
Görüldüğü gibi esas felsefesi yeniden doğuş, hayatın
yenilenmesi ve devamı anlamına gelen bahar bayramının, Sümerler ile Türklerin,
özellikle Türkmen mitolojisi arasında çok anlamlı benzerlikler ve hatta
denklikler bulunmaktadır. Örneğin, Akpamık efsanesinde de tıpkı Sümerlerdeki
gibi yeniden diriliş doğanın yemyeşil ve gül çiçeklere büründüğü ve hayvanların
bol süt verdiği bahar mevsiminde gerçekleşir. Bu masalda Akpamığın en küçük
kardeşinin adının Bayram olması da çok anlamlıdır. Aşağıda göreceğimiz gibi, bu
metinlere ait Sümer sözcüklerinin izi de çeşitli Türk dillerinde bulunmaktadır.
6. Sümer Dinî Adlarının
Türk Dilindeki İzleri
6.1. DİNGİR: Sümerologların açıklamasına göre bu sözcük günümüzdeki
Türk lehçelerindeki Tanrı, Tañgrı, Tengri
sözcükleriyle aynıdır. Bu sözcüğün Sümer yazı dilindeki belgisi bir (*)
yıldız işaretidir. Bu işaret Sümer dilinde iki türlü telâffuz edilmiştir.
Birisi DİNGİR, diğeri ise AN yani “gök”
(Türkmence Asman) “yukarı” ve “uzak” demektir.[89]
Daha önceki satırlarda tanrı ve göğün Sümerlerde olduğu gibi eski Türklerde de aynı anlamda olduğu belirtilmişti. Radloff’un açıklamasına göre Orhun yazıtlarında da Tengri hem Tanrı hem de gök anlamına gelmektedir.[90]
6.2. AN: Bu sözcük yukarıda da belirtildiği gibi “gök”, “uzak”,
“yukarı” anlamındadır. Onun çeşitli şekilleri
Sümer ve Türk dillerinden başka İndo-German dil grubundan sayılan Farsça’da da
kullanılmaktadır. Ancak aşağıdaki delillere göre bu sözcüğün aslı Farsça
olmayıp Türk-Sümer diline ait olduğunu gösteren deliller vardır:
1. Sümer dili Fars ve diğer Aryan dillerinden daha eski
bir dil olup, üstelik bu dilin gramer bakımından İndo-German bükünlü (flektiv)
dillere ait olmayıp Türk dilin de içinde bulunduğu bitişimli (agglutinativ)
dillere dahildir. Burada yukarıda da izah edildiği gibi çivi yazısı vesilesiyle
çok sayıda Sümer sözcüğünün Samî ve İndo-German dillerine girmiş olmasını da
göz önünde bulundurmak gerekir.
2. Birkaç dilde birlikte kullanılmakta olan bir sözcüğün
hangi dile ait olduğunu belirtmek için o sözcüğün bu dillerden hangisinin
gramerine uygun olduğunu belirtmek gerekir. Örneğin, NUR sözcüğü günümüzdeki
Türk, Fars ve Arap dillerinde geniş çapta kullanılmaktadır. Ancak onun Arap
dilinin gramerine uygunlukta envar / tenvir / münevver / şekillerde
kullanıldığına bakarak bu kelimenin
Arapça olduğu kabul edilmektedir. Buna göre eğer biz AN sözcüğünün
Sümerce, eski Türkçe, Farsça dillerinden hangisine ait olduğunu aynı esaslara
göre araştırırsak onun bir Türk-Sümer kelimesi olduğu açıkça ortaya çıkacaktır.
Sümerce Eski Türkce Türkmence Farsça
AN-A
ANA ONA
BE ANCA
AN-DA/Anna ANDA ONDA/Onna DER ANCA
AN-TA
ANTA
ONDAN(andan) EZ ANCA[91],[92]
Görüldüğü gibi AN sözcüğünün ismin çeşitli
hâllerindeki durumu Sümer ve Türk dillerinde hemen hemen aynı olduğu hâlde
Farsçada durum çok farklıdır. Yani, Türk ve Sümer dillerinde bu hâller sadece
ekle izah edilirken, Farsça’da edatlara ihtiyaç duymaktadır.
3. Ortak sözcüklerin hangi dile ait olduğunu belirtmenin
bir diğer yolu bu sözcüğün bu dillerde çeşitli kullanılma şekillerinin var olma
durumudur. Bu çalışmanın diğer bölümleri de dikkate alınırsa AN sözcüğünden
türemiş ANU (Anev), ANNA gibi çok sayıda isimlerin hem Türkmen hem de Sümer dillerinde
mevcut olduğu görülecektir. Türkmen dilinde eski Türkçe’de olduğu gibi AN-DA
kullanımını yaygın olarak gösteren pek çok edebî metin de mevcuttur. Örneğin,
Mahdumgulu’nun şu dizelerinde olduğu gibi:
Ya Hızır-İlyas ile Şah Süleyman andadur
Ya Selim Şah Mekke Hani İbni Sultan andadur
Bayezit Sultan Uveys Harakanî Migan andadur
Dayanur Musa asası Marı gördüm şondadur. [93]
Anda sözcüğü “yukarı, yüksek, uzak, cennet, ahiret”
anlamlarını taşımaktadır.
6.3. ANU : Sümerlerin en
büyük tanrısı olan gök tanrının ve en büyük tapınaklarının ismidir. Bu adın Anû
sözcüğü ile bir olduğundan şüphelenmeye gerek yoktur. Sümerce’de ENU (gök) ve
ENNU (koruyucu) anlamlarının olması dikkate değerdir.[94]
Bu sözcüklerin AN’dan türediği açıkça bellidir. Türkmence’de INDEW (INNEW) sözcüğünün de korumak kelimesine yakın bir anlamı vardır.
6.4. İN-ANNA: Bazen büyük tanrı ANU’nun kızı, bazen de onun hanımı
konumu görünmektedir. Burada dikkati çekici ve önemli olan mesele ANNA
kelimesine başka bir sözcük eklenerek hem Sümerlerde, hem de günümüzdeki
Türkmenlerde geniş ölçüde insan adı olarak bulunmasıdır. Örneğin, ANNA-TU
(büyük tanrının hanımı olan tanrıça) ve KULİ-ANNA (Dumuzi’nin lâkabı). Bu
Sümerli adları ANNATUVAK, ANNAKULİ (Annaguli) ANNABERDİ, ANNABİBİ vb. Türkmen
adları ile hemen hemen aynıdır. “Uruk kentindeki büyük bir tapınagın adı da
E-Anna(Haus des Anu) yanı Annanın evi´dir.”[95]
6.5. KULİ-ANNA sözcüğünün anlamına gelince ANNA tanrının adı ve KULİ
sözcüğünün birinci hecesi olan KU oturmak, konmak ve Lİ ise ile, beraber
anlamındadır. Sonuçta KULİ sözcüğü beraber oturmak, yakın dost gibi manalarını
veriyor.[96]
Böylece Türkmen
adı olan Annakulı / Annagulı sözcüğünden tanrının yakını, dostu anlamını
çıkarabilmek mümkündür. Burada Cuma günü için ANNA GÜNÜ’nün kullanılması da
düşündürücüdür. Bu kullanımın tanrı günü anlamına geldiğini sadece Sümer
dilinin yardımıyla anlayabiliyoruz.
6.6. EN-LİL: Yukarıda görüldüğü gibi “yel” ve “hava” tanrısı, yel
piri demektir. Bu sözcükteki LİL Türk dilindeki “yel” sözüyle bir anlamdadır.
EN sözcüğü ise büyük tanrıların adı ile gelmektedir. Bu sözcük Delitzsch’in
açıklamasına göre yüksek, iye, pir, ağa anlamlarına gelmektedir, ENU ve ENNA
şekillerinde yazılarak gök, koruyucu, saklayan, ruhani gibi anlamlara
gelmektedir.[97]
Buradaki dikkatimizi Türkmencedeki İNNE-MEK ve ya “inde-mek” (himaye etmek, sahip çıkmak, örneğin zayıf ve hasta bir çocuğun bakımı ile ilgili olarak “bunu kim inneyecek?” denmektedir) sözcügüne yöneltmek mümkündür.
6.7. EN-Kİ: Yer tanrısı. Bu sözcüğün ikinci hecesi olan Kİ Sümercede GİR şeklinde de görülmektedir. Bu sözcük yer, belli bir yer, yurt anlamındadır. Türkçedeki KIR / GIR / YER / KIYI sözcükleri de aynı kökten olabilir diye düşünülmektedir.
6.8. URAS: Yerin ana
tanrıçası; diğer adları Kİ ve EN-Kİ’dir.[98]
Bu
sözcüğün Türkmen adı “Oraz” ile bir kökten olması mümkündür. Tanrı ve din ile
bağlı olan ORAZ Türkmen adı olarak çok çeşitli ekler ile oldukça
kullanılmaktadır. Örneğin, Orazkuli, Orazverdi, Orazgül vb.
6.9. ADA-PA: İlk adam, Adem
Baba/Adam Ata Sümer dilinde ADA günümüz Türk lehçelerindeki ATA sözü ile
aynıdır. (bkz. sözlük bölümü).
6.10. ARUNAS: Tanrılaşan denizin adı.[99] Bu sözcük günümüz Türkmencesindeki ARNA (Irmak) sözcüğüne hem yansıma hem anlam bakımından çok yakındır.
6.11. DOMUZİ: Sümerlerde üretim ve bereket tanrısı, aynı zamanda Haziran ve Temmuz aylarının adı. Türkmencede TOMUS, yaz mevsimi için kullanılmaktadır.
6.12. BARAK: Hızlı giden ve cennet hayvanı olan köpeğin adı. “Şamanlar da Barak adlı köpeğe binerek göğe çıkmışlardır. Kırgızlar’da cins köpeğe Barak denilmiştir. Oğuz destanında İt-Barak kavminden bahsediliyor. Onların totemleri de kuştan türemiş bir köpektir”.[100] Bu Sümer sözcüğünün kökünün Türkmen dilindeki bar (var, varmak) ile bir olması mümkündür. Türkmencedeki baragan (hızlı giden, ulaşan, varan) sözcüğü de BARAK sözcüğü ile yansıma ve anlam bakımından benzerdir.
6.13. E-GAL: Mabet veya saray anlamına gelen bu kelime Tevrat’da HEGAL olmuştur .[101] Kelimenin birinci hecesindeki E Türk dilindeki Ev ile aynı anlamda olup ikinci hece GAL ise ulu ve büyüktür. E-GAL ise ulu ev anlamına gelmektedir. Türkmencede (yukarı) GAL, galmak (kalmak), Gala (kale) gibi kelimelerle hemen hemen aynı anlamlıdır. Arapca oldugu kabul edilen ;gal-eh;(kale) sözcügün yüzlerce başga sözcükler gibi Sümer dilinden sami dillere o cümleden arab diline girmiş olması da büyük ihtimaldır.
6.14. E-KUR: Yukarıdaki metinde bahar bayramı Sümerlerin tepenin üstünde, yükseklikte yerleşmiş tapınağının adıdır. Bu ad iki sözcükten türemişdir. Sümercedeki “E” ve “EB” Eski Türkçedeki EB ya ÄB, Yeni Türkçedeki EV, Türkmencedeki ÖY aynı köktendirler. İkinci Sümer sözcügü “KUR” ise, eski türkçedeki KUR ve KURGAN, Türkmencedeki GORGAN aynı kökten olup, tepe ve yükseklik anlamına gelmektedir. Bu konuya Sözlük Bölümü’nde tekrar temas edilecektir.

In-Anna: Sümerlilerin
güzellik Tanrıçası. Iştar, Afrodit ve Zöhre bu Tanrıçadan örnek alınmıştır.
(Hermann Müller-Karpe. Handbuch Der
Vorgeschichte II, 1968 München, Tafel. 88)
III

IV
Mezopotamya (i.ö. 2000.)
(A:
Mesopotamien. Jean- Claude Margueron 1979 München, s. 95)
(B:
Mesopotamien. S. N. Kramer 1971 Hamburg, s. 170)
Dünyada ilk dafa ;tikeri; icad edenlerin
Sümerliler oldugu kabul edilmiştir. Onalarin inanclarına göre Tanrilar bu arabalar´la cennete gidiyorlardı.


V
Türkmenistan (A- i.ö.
4000., B-i.ö. 3000. yıl)
(A:
Türkmenistan SSR´nin trihi. 1959 Aşkabat, s. 41)
(B: Türkmen
Medeniyeti Jurnalı 1994-1 Aşkabat, s. 21)
Acaba, Sümerliler bu arabalar´lamı Türkmenistandan Mezopotamyaya
köçmüşler?

VI
Türkmenistan (Tanrıçalar, i.ö. 3000. ve 2000.)
(Türkmen Sovet Ansiklopedisi, 8.cilt 1978 Aşkabat, s. 39)

VII
Mezopotamya (Tanıçalar, i.ö. 2700 yıl)
Hermann
Müller-Karpe. Handbuch Der Vorgeschichte II, 1968 München, Tafel. 88
Sümerlerin edebiyatı yukarıda da belirlediğimiz gibi
genelde din ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bu edebiyatın başında ise tanınmış
“Gılgamış Destanı” duruyor. Ondan başka da DOMUZİ ile İN-ANNA’nın arasındaki ilişkiden
ortaya çıkmış lirik şiirler, karşılıklı söylenen koşuklar ve hitap mektupları
gibi usüller ve tarzları da vardır. Bu metinlerde de Türk halklarının
edebiyatına, özellikle onların çok zengin folkloruna benzerlikleri, hatta
aynılıkları görüyoruz. Üstelik, bilim adamlarının Sümer dilinin karakterini
günümüzdeki dillerin hepsinden fazla Ural-Altay dillerine yakın ve bazılarının
ise bu dile ait olduğunun altını çizmelerini dikkate alarak edebiyat
bilimcilerinin bazıları “Türk Edebiyatı” tarihini Sümer edebiyatı ile
başlatmayı uygun görüyorlar. Örneğin, yukarıda adı geçen “Türk Edebiyatı
Tarihi” adlı ilmi eser “Gılgamış Destanı” ile başlanıyor. Türk bilim adamı
Hilmi Ziya Ülken bu konuda şöyle yazıyor:
“..... bazı tarihçilerin tahmin etmelerine göre eğer Sümerler bir Türk
kavimi ise, o zaman dünyanın en eski destanının da bir Türk destanı olmuş
olması kesin olacaktır.”[102]
Şimdi Sümer edebiyatının bazı temalarının mazmununa ve
onlardan birkaç parçanın tercümesine bakalım:
7.1. Gılgamış Destanı ve Eski
Türk Edebiyatı İle
Karşılaştırılması
Bilim adamları Gılgamış Destanı’nın, dünyanın en eski
ve en güzel destanlarından biri olduğunun altını çiziyorlar. Bu destandan ilham
alınarak ve onun güçlü etkisi altında dünyanın bir çok ülkesinde ve çeşitli
ulusları arasında çeşitli destanlar yaratılmıştır. Bu konuda Kramer şunları
yazıyor:
“Gılgamış (Bilgamiş) “Uruk” kentinin
ünlü hakanlarından birisi olmuştur. Onun hükmettiği dönem M.Ö. XXVII.
yüzyıldır. Sonraları çok sayıda mitler türemiş ve onun adı ile ortaya
çıkmıştır. O, yüzyıllar boyunca yalnız Mezopotamya'nın “yarım tanrısı” ve saygı
gösterilmiş millî kahramanı olmayıp belki de, bütün eski dünyanın tarihi
kahramanlarının arasında en büyük şahsiyetlerden birisidir. Yüzyıllar boyu onun
savaşları, vahşi hayvanların ve insan üstü güçlerin karşısında sürdürdüğü
mücadeleleri, bunun gibi de sonsuz yaşamın (ebedî dirilik) sırrını bulmak
uğrundaki arayışları, Sümerlerin, Akkadların, Hititlerin ve Yakın Doğunun diğer
kavimleri arasında destan olarak dilden dile geçip gelmiştir. Yunan kahramanı
“Herakles”in türemesine de onun örnek olmuş olması mümkündür.”[103]
Kramer başka bir eserinde
Gılgamış'ın şahsiyetini şöyle tasvir ediyor: “Metnin bu iki bölümünde, Gılgamış
bir cesaretli kahraman, savaşçı önder, korkarak bağıran çocuk, zeki danışman,
adaletli hakan ve ölümden korkan fâni insan görünüşlerinde ortaya çıkıyor.”[104]
Başka bir rivayete göre Gılgamış 120
yıl yaşadıktan sonra vefat belki halk arasındaki masallardan ve rivayetlerden
alınarak dizilmiştir. O, poema (uzun şiir) görünüşünde olarak, her biri
müstakil güzel şiirden ibaret 12 levhadan dizilmiştir.etmiştir. Gövdesinin üçte
ikisi tanrı ve kalan bölümüyle insandı. Bu destan Sümerlerden sonraki
dönemlerde form ve mazmun açısından değişiyor. Bu destanın kökü, belli bir dinî
metin olmayıp
7.2. Destanın Mazmunu
Büyük Sümer destanının kahramanı
Gılgamış, Uruk ülkesinin kralıydı. Anası tanrıça Nin-sun'dur. Kendi vücudunun
üçte ikisi tanrı, üçte biri insan etinden idi. İdaresindeki insanları çok çalıştırmış,
onlara ağır vergiler koymuştu. Uruklular bundan çok bunaldı. Gılgamış'ı
önleyecek, kendilerini onun elinden kurtaracak birini yaratmalarını tanrılardan
yalvardılar. Tanrılar bu isteği kabullenerek tanrıça Aruru'ya; Gılgamış'a bir
rakip yaratmasını emrettiler. Aruru tanrıların dediklerini yapmak için,
yaratacağı rakibin nasıl olacağını epeyce düşündü. Sonra bir parça çamur aldı,
tanrı En Urta'ya benzeyen bir erkek yaptı. İsmini de Enkidu koydu. Enkidu
ormanlarda yaşar, hayvanlarla düşer kalkardı. Bir gün onu bir avcı gördü,
korktu. Dönerek babasına anlattı. Babasının tavsiyesi üzerine, Enkidu'yu
kendine bağlayacak bir kadını ormana gönderdiler. Enkidu kadını gördü,
yaklaştı. Kadın onu kandırarak hayvanlardan ayırdı, şehre getirdi. Enkidu önce
Uruk kahramanı Gılgamış ile kavga etti. Nihayet Gılgamış üstün geldi. Bundan
sonra dost oldular.
Günün birinde Sedir ormanında
bulunan Khumbaba adındaki dev ile savaşmak üzere ikisi birlikte yola çıktı.
Ormana gelince Khumbaba'nın bekçisine rastladılar, öldürdüler. Bundan sonra
Enkidu hastalandı. On iki gün koma hâlinde yattı. İyileşmeye başlayınca
Gılgamış'ı bu isteğinden vazgeçirmeye çalıştı, mümkün olmadı. Devle aralarında
korkunç bir savaş başladı. Nihayet Khumbaba'nın başını kestiler. Bu başarı
üzerine tanrıça İştar, Gılgamış'a âşık oldu, ama Gılgamış iltifat etmedi. Buna
İştar öfkelendi. Babası Anû'ya şikâyet ederek Gılgamış'ı öldürmek için gökten
kutsal bir boğa göndermesini istedi. Anû nihayet boğayı gönderdi. Gılgamış ile
Enkidu boğayı öldürdüler, yüreğini güneş tanrısına sundular. İştar buna daha
çok öfkelendi, ama bir şey yapamadı. Enkidu bundan sonra tekrar hastalandı, çok
geçmeden öldü.
Gılgamış, Enkidu'nun ölümünden çok
acı duydu. Kendisinin de bir gün öleceğini düşünerek üzüldü ve tanrılardan Enkidu'nun
ruhunun az bir zaman içinde yeryüzüne çıkmasını istedi. Tanrılar bunu kabul
ettiler. Enkidu'nun ruhunun yeryüzüne çıkmasına izin verdiler. Gılgamış ona yer
altı âlemini, cehennemi, insanların oradaki hâlini sordu. Aldığı cevaplardan
çok sarsıldı. Ölümden kurtulmaya, ölmezler arasına girmeye çare bulmak üzere
memleketinden çıktı. Gün geçtikçe korkusu ve ıstırabı artıyordu. Bu arada,
Tufandan kurtulan ve ölmezler arasına katılan Uta-napıştım’ı hatırladı. Ondan
ölmemenin sırrını öğrenmek istedi. Onun kaldığı yeri bulmak üzere yola çıktı.
Sonsuz hayata kavuşmak arzusu, kederlerini gün geçtikçe artırıyordu. Bir gün
Maşu dağına geldi. Bu dağın giriş tarafını akrep insanlar bekliyordu. Gılgamış
bunları görünce çok korktu. Bu akrep insanlardan biri karısına: “Bu insanın vücudu tanrılar etinden
yapılmıştır” dedi. Karısı da: “Onun üçte ikisi tanrı ve üçte biri insandır”
cevabını verdi.
Bunun üzerine akrep insan,
Gılgamış'ı iyi karşıladı. Gılgamış ona maksadını anlattı: Akrep insan:
Bu yolculuğun çok tehlikeli olduğunu, yirmi dört saatte aşılabilecek
yolu ve bu dağın karanlık taraflarını, kimsenin geçemediğini söyledi. Bu
sözlerden Gılgamış yılmadı, karanlıklara daldı. On iki saat sonra aydınlık bir
yere geldi. Orada güzel bir meyve bahçesi gördü. Bu bahçede bulunan güneş
tanrısına maksadını söyledi. Tanrı ona beyhude emek sarfetmemesini söylediyse
de tesiri olmadı.
Gılgamış, tanrıça Siduri'nin
kalesine gitti, onunla görüştü. Siduru ona, bu telâşlı ve perişan hâlinin
sebebini sordu. Gılgamış da ölümden korktuğunu yana yıkıla anlattı. Bu tanrıça
da emeklerinin beyhude olduğunu, bu ümitsiz yolculuktan vazgeçmesini söyledi.
Gılgamış yine yalvararak kendisine bir yol göstermesini istedi. Siduri,
Gılgamış'a önünde bir denizin bulunduğunu, o tehlikeli denizi şimdiye kadar
kimsenin geçmediğini anlattı. Şayet bu denizin önüne varabilirse,
Uta-napıştım'in sandalcısı Ur-şanapi'yi orada bulmasını, bu denizi onunla
geçmesini, eğer bu olmazsa geri dönmesi gerektiğini söyledi.
Gılgamış, Siduri'den ayrıldı,
sandalcıyı buldu. Sandalcı Gılgamış'a maksadını sordu, o da anlattı. Sandalcı,
Gılgamış'a baltasını alarak ormandan sırıklar kesmesini söyledi. Gılgamış,
dediklerini yaptı. Nihayet Uta-nipiştim'in bulunduğu yere vardılar.
Uta-nipiştim bunlara hem hayret etti, hem güldü. Gılgamış'a niçin geldiğini
sordu. Gılgamış ona da arzusunu anlattı.
Uta-nipiştim
hiçbir şeyin bakî ve devamlı olmadığını, hiç kimsenin ölümden kurtulamayacağını
söyledi. Gılgamış ısrar etti; kendisinin ölümden nasıl kurtulduğunu sordu,
Tufanı anlatmasını istedi, o da anlattı.
Bundan sonra Uta-nipiştim, Gılgamış'a dedi ki:
“Tanrılar sonsuz hayatı kimseye vermemiş, kendilerine ayırmışlardır.” Gılgamış
yine ısrar etti. Bu defa Uta-nipiştim ona:
“Kalk! Yedi gün, yedi gece uyumamak için kendini yere atma!” dedi. Ama
Gılgamış o kadar yorgun idi ki duramadı yattı, hemen uyudu. Uta-nipiştim'in
karısı, Gılgamış'a acıdı, kocasının izni üzerine ona yemek pişirdi. Gılgamış
yedi gün yedi gece uyudu. Uta-nipiştim yedinci günden sonra ona dokundu. Gılgamış
hemen uyandı, kalktı. Gılgamış hâlâ ölümden kurtulmanın çarelerini düşünüyordu.
Tekrar Uta-nipiştim'e sordu. O da geriye, memleketine dönmesi gerektiğini
söyledi.
Çaresiz kalan Gılgamış, sandalcı ile yola çıktı. Ama
yola çıkmazdan önce, Uta-nipiştim ona denizin dibinde bir ot bulunduğunu, otu
bulup da alırsa, sonsuz hayata ereceğini söyledi. Gılgamış ayağına ağır bir taş
bağlayarak denizin dibine indi. Otu bulunca aldı. ayağındaki taşı çözdü, yüze
çıktı. Artık Gılgamış'ın gönlü rahattı. Sandalcı ile karaya çıktılar, yolda
giderlerken bir gölün kenarına geldiler. Gılgamış yıkanmak için o göle girdi.
Bu sırada bir yılan bu otun kokusunu alarak geldi buldu, yedi ve kaçtı. Yılan
gençleşmiş, sonsuz hayata ermişti. Gılgamış ise duyduğu üzüntüden çok perişan,
ümitsiz bir hâlde Uruk'a geldi. Ölümden kurtulmanın çaresi olmayacağını artık
anlayınca, kendini kedere bıraktı.”[105]
Destan hakkındaki tabletlerin birincisinde Gılgamış
şöyle anlatılmaktadır: Onun görmediği hiçbir şey yoktur. Dünyanın bütün
bilgeliklerini bilip torunlarına bırakan bir adamdır. Sırları görüp perdesini
yırtan bu adamdır. Tufan’dan önce olayın haberini getirdi. Uzun yoldan gelip
yorgun düştü amma çökmedi, bütün çektiklerini bir anıt taşına kazdı.”[106]
Görüldüğü gibi bu destanda bizim halk destanlarımızı,
masallarımızı hatırlatan yansımalar az değildir. Başka bir ifade ile, yukarıda
bahar bayramında gördüğümüz gibi Gılgamış destanının izlerini de Türk
mitolojisinde açıkca görebiliriz. Bu benzetmeleri aşağıdaki tertip ile göz
önünde bulundurmak mümkündür.
7.3. Gılgamış Destanı ve
Akpamık Masalı
Destanların oluşma
süreçlerindeki pastoral hayat ve onların tasvir ettikleri dönem takriben
aynıdır. İkisinde de halkın doğa ile ilişkisi de birdir. Bu ise bu destanların
çok eski çağlarda türemiş olmalarını ispat etmektedir. Akpamık'ta asıl rolü
kadınların oynaması M.Ö. 4 bin yıllarında Türkmenistan’daki sosyal ilişkilerde
Anaerkil (Matriarkal) anlayışın hâkim olduğu döneme aittir. Bu dönemi daha iyi
anayabilmek için Türkmen-Sovyet Tarihi’nin birinci cildinin 38-45. sayfalarına
bakalım:
Yukarıda görüldüğü gibi
Türkmen mitolojisindeki Akpamık masalı, Sümer mitolojisindeki “Domuzi-In-anna”
ve Gılgamış destanlarının üçünün de mazmununun temelini oluşturan mesele,
insanlığın en önemli sorunu olan “yaşam ve ölüm” sorunudur. Üçünde de “dirilik
ilacını” bulmak için büyük çaba gösterilir. Akpamık ve Domuzi-Inanna
destanlarında hemen hemen aynı şekilde dirilik ilacı bulunarak yeniden dirilme
gerçekleşir, ancak Gılgamış bu ilacı bulursa da onu kullanamadan kaybeder.
Gılgamış ile Enkidu’un birleşerek “Hum-baba” adındaki bir Devi öldürmesi, Akpamığın
7 kardeşinin “Kara Devi” öldürmeleri ile aynı olduğu halde, başka bir taraftan
ise Dede Korkut destanındaki “Besed”in “Depegöz”ü öldürmesini yansıtmaktadır.
7.4. Gılgamış ve Dede Korkut Destanları
Bazı bilim adamlarının
fikrine göre “Bu destanın yılın 12 ayına uygun olarak 12 bölümden ibaret
olması, 12 bölümden oluşan “Dede Korkut” destanını, Gılgamış'ın tanrılara boyun
eğmeyerek onlara karşı mücadele vermesi ise Dede Korkut destanındaki Azrail ile
savaşa giren “Dirsehan”ın şahsiyetini hatırlatmaktadır.”[107]
Gılgamış'ın kendi dostu
Enkidu ile beraber, tanrıların onların karşısına gökten yere gönderdikleri
“boğa” ile savaşarak onu öldürmesi, Dede Korkut destanının “Boğaç ve Dirsehan
Oğlunun Boyu” bölümünde, Boğaçhan'ın kendi adını bir esrik boğa ile savaşarak
onu öldürmekle almasını hatırlatıyor .[108]
Yukarıda görüldüğü gibi Gılgamış’ın
şahsiyetinin bir yönü de onun bazen başkalarına karşı acımasız davranması ve
halkın üzerinde sert hakimiyet kurmasıdır. İnsanları çok çalıştırıyor ve ağır
vergiler alıyordu. Hatta Uruk kentinin çevresine büyük Kale yaptırarak
kuşatmıştı. Dede Korkut destanındaki “Deli Dumrul” da hemen aynı karakteri
taşır. O da bir susuz kuru ırmağın üzerine köprü yaptırarak, her geçenden 30 ve
geçmeyenden 40 akçe parayı zorla alır.
Gılgamış’ın arkadaşı Enkidu
ilk defa ormanlarda hayvanlarla yaşar ve sonra bir kadının vesilesi ile kente
getirilir. Oruz gocanın oğlu Beset de ormanlarda aslanlar ile yaşar ve nihayet
Dede Korkutun öğüdü ile Oğuzların arasına gelir. Gılgamış ve Deli Dumrul ikisi
de ölümden çok korkar ve ondan kurtulmak için çare ararlar.
7.5. Gılgamış ve Oğuzhan
Veliyev, “Sümer kahramanı
Gılgamış'ın annesi “Nin-Sun” tanrıça idi. Gıgamış'ın gövdesinin üçte ikisi
tanrı, üçte biri ise insan etindendi, Oğuzhan’ın annesi de “Ayhan” adında bir
tanrıça sayılırdı” demektedir.[109]
7.6. Gılgamış ve Köroğlu
Gılgamış destanının meydana
gelişi, yani Sümerlerin arasında türemesi ve sonrası yüzyıllar devamında
mükemmelleşmesi ve kuşakların dehası ile süslenerek güzelleşmesi, Köroğlu
destanının türeme ve mükemmelleşme süreci ile benzerlikler göstermektedir. Bu
konuda Bekmırad'ın Köroğlunun İzleri adlı eseri ilginçtir ve ilham vericidir.
Bu eserinde o, Köroğlu'nun, Dede Korkut'un ve bunların kaynağı olan
“Oğuzname”nin Türkmen ulusunun çok eski çağlarda türeterek bin yıllar içinde
ulusal dehası ile süslediği bir eser olduğunu ortaya koyuyor.[110]
Bu durum Sümerologların
açıklamasına göre Gılgamış eposunun meydana gelmesinde de aynıdır.
Gılgamışın çok genç
yaşlarında kendisini gösteren yiğitliği ve cesareti, aynı zamanda çok basit bir
insan gibi tasvirlenmesi, hatta onun 120 yıl yaşaması da Köroğlu’nu
hatırlamaktadır. Gılgamış’ın yerin altındaki ölüler dünyası ile ilgilenmesi ve
ölen arkadaşı Enkidun’un ruhu ile görüşerek ondan yerin altındaki karanlık
dünyanın durumundan bilgi alması Köroğlu'nun Türkmen varyantı (adı göroğlu
= mezaroğlu ve onun yerin altından
aydınlık dünyaya çıkması) ile çok benzer anlam taşımaktadır. Köroğlunun Kıratı
da bu destanda 40 gün yer altında kalmıştır.
Bu bölümü ünlü tarihçilerin,
“folklorun” önemi ve tarih bilimine verdiği hizmeti konusundaki sözleri ile
bitirelim. “İnsan toplumunun tarihten önceki yaşam tarzını öğrenmekte,
arkeologların elde ettikleri çok değerli materyallerinin yanında, günümüze
kadar saklanarak kalmış yazılı olmayan kültürün araştırılması ile yürütülmekte
olan etnolojinin de, tarihin bir parçası hükmünde çok önemi vardır. İnsanların
ürettiği bu büyük kültür, belli bir toplumun devleti olmasa da, onun yerini
tutabilecek ve ilerlemiş toplumların devlet organları ile denk dinî, ekonomî,
siyasî vb. yönlerde güçlü teşkilâtlar yaratmak vesilesi ile memleketi adaletli
yönetmiş olmalarının simgesidir. Yalnız onların yazıları olmamıştır.”[111]
Yukarıdaki satırlarda alıntı
yaptığımız Gılgamış destanının, Sümerlerden sonraki dönemlerde Samî kavimleri
tarafından çoğaltılmış ve geliştirilmiş metinlerden alınmış olduğunu
hatırlatmıştık. Şimdi ise bu destanın direk Sümerlerden kalmış metinlerinin
bazı parçalarına göz atalım.
7.7. Sümer Edebiyatından Bazı Örnekler
7.7.1.Gılgamış
Destan konusundaki levhaların birincisinde Gılgamış şöyle tasvir
ediliyor:
a-
“Onun görmedik şeyi yoktur. O, dünyanın tüm bilimlerini öğrenerek, gelecek
kuşaklara kaldırmış bir insandır. Sırları görerek perdeleri açan, bu insandır.
Tufandan önce olacakların haberini getirdi. Uzak yoldan yorgun geldi ancak
çökmedi. Gözü ile gördükleri ve omuzu ile çektiklerinin hepsini bir anıt taşın
yüzüne yazdırdı. Uruk'un dört yanına kale yaptırdı. Kutsal İn-anna'nın (hem
savaş hem sevgi tanrıçası Iştar'ın) tapınağına hem de temiz hazinenin
kalelerine bak! O kalelerin duvarları didilmiş yünden örülen urgan gibidir.
Ulu
tanrı Gılgamış'ı en dolu ve mükemmel şekilde yarattı. Tanrılar ona en iyi
huyları vermekte birbirleri ile yarışıyorlardı. Güneş tanrısı ona huyların en
iyisini, yer altındaki tatlı (tuzsuz) su okyanusunun tanrısı EA ise ona
bilimliliği armağan etti. Ulu tanrılar Gılgamış'ı şu aşağıdaki ölçüde
yarattılar:
Boynunun
uzunluğu on bir [endaze], göğsünün genişliği dokuz karış ... adımlarının
genişliği ... idi. Sakalı yanaklarından aşağı uzamıştı. Güzel bıyıkları vardı.
Başındaki saçlar perişan idi. Vücudu her bakımdan ölçülü idi. Onda üçte iki
tanrılık ve üçte bir insanlık vardır. Gövdesi pek iri idi. Bütün ülkeleri
dolaştıktan sonra Uruk şehrine vardı. Uruk caddelerinde azametinden kafasını
dik tutuyordu. Caddelerde yabanî bir boğa gibi böğürüyodu. Eşsizdi. Silâhları
kalkıktı. İnsanlara dirlik vermemek için eli durmazdı. Dirliksizliği yüzünden
Uruk ahalisi gittikçe eksildi.”[112]
b-
“..... Sabahın erken çağında kardeşi, güneş tanrısı “Utu” kendi yatağından
çıktığında, İn-anna kendi isteğini Gılgamış'ın yanında tekrarladı. Gılgamış ona
yardım etmeye karar verdi. O, silâhını bağladı...”[113]
c- “Altı gün altı gece ağladım onun
için;
Dehşetli korkmuştum .....
Ölümden korktum, bu nedenle dolaşıyorum dünyayı
Arkadaşımın felâketi beni son derece üzüyor,
Bunun için dünyada büyük yolculuğa çıktım;
Ben nasıl susabilirim? Ben nasıl bağırıp
çağırmayabilirim?
Benim sevgili arkadaşım toprak oldu;
Enkidu, benim aziz dostum toprak oldu.
Ben de yatmaya mecbur olarak
Sonsuza kadar kalkmamaya mecbur olmayacak mıyım?”[114]
d- “Gılgamış! Nereye gidiyorsun?
Sen aradığın (sonsuz) diriliği bulamazsın
Tanrılar insanı yarattıklarında,
Ölümü ona böldüler.
Diriliği kendi ellerinde sakladılar.
Sen ey Gılgamış! ye, iç
Geceni-gündüzünü iyi geçir!
Günlerini sevinçle doldur!
Gece gündüz dans et, oyna,
Temiz giysiler giy,
Suda çim, başını yıka
Elindeki çocuğa bak!
Hanımın, senin kolların arasında sevinsin!
İnsanın (işte) böyle olmalıdır.”[115]
“No
24-26:
Domuzi-İn-anna Koşuğu: Uruk'un çoban hakanı Domuzi'nın
Uruk'un mağrur ve saldırgan koruyucusu tanrıça İn-anna'yı kendisine nişanlamak
için, hem isteme sözleri hem de onların toy şenliklerini beyan eden, Sümerlerin
şiir ve mitolojisinin yürek tarını (sazını) çalan bu koşuk, onların
fantezisinde en güçlü yansımasını buluyor. Koşukların her birinin Domuzi ile İn-anna'nın sözlerinden oluşan beş
varyantı vardır:
25.
sayı, düğünden önce söylenen sevgi
koşuklarından ibarettir. Onu şu aşağıdaki gibi bölümlere ayırmak mümkündür:
Birinci Bölüm Sevgi Kendi Yolunu Bulur: Bu bölüm
yazarı tarafından “Tigi” (1) diye belirtilmiştir, yani belli bir saz (ud,
kopuz) ile söylenen bir türkü. Bu türkü (tigi), iki bölümden ibarettir.
Birincisi İn-anna'nın kendi kendisi ile söyleşmesi ile başlar:
Önceki gece ben hanım-hakan,
parlayarak açıldığım çağda,
Önceki gece ben göğün hanım-hakanı,
parlayarak açıldığım çağda,
Parlayarak açılıp dans ettiğim çağda
Aydın ışığın geceyi yendiği anlarda, içimden türkü
mırıldandığım
çağda.
****
O, benimle karşı karşıya geldi, o benimle karşı
karşıya geldi
Koç yiğit “Kulı-anna” (Domuzi) (2) benimle karşı
karşıya geldi
Koç yiğit, elini belime koydu
“Uşumgal-anna” (Domuzi) (3), beni kollarına alarak
kucakladı.
****
Bunun hemen ardından bu iki sevmiş insan arasında, çok
nazik duygular yaşanıyor. İn-anna çok nazik, sevgiye yoğrulmuş “tete-a-tete”
(?) ile kendisini koruyor:
Gel? şimdi? beni bırak, ben evimize gitmeliyim
“Kulı-anna” (Domuzi) (4) beni bırak, ben evimize
gitmeliyim!
Ben annemi aldatmak için neler söyleyebilirim?
Ben annem “Ningal’ı aldatmak için neler
söyleyebilirim?
Ancak “Domuzi” onu geri bırakmayıp, belki hemen bir cevap
ve çare hazırlamıştı:
Ben sana söylüyorum, ben sana söylüyorum!
Gelinlerin en güzeli “İn-anna” Ben sana söylüyorum
Sana söylüyorum:
benim mihrabanım!
Sen beni kendinle pazarın en açık meydanına
götür
Orası bizi eğlendirir, bir müzikçi oyunu ile
O, kendisinin hoş türkülerini, bizim için söyler.
O, kendisinin ilginç oyunları ile, bizim zamanımızı
geçirir.
****
İkinci Bölüm:, İn-anna'nın gelecekteki eşi olan
sevgilisine gösterdiği sevinç dolu şu monoloğu ile bitiyor:
Ben “İn-anna”, annemin (evinin) eşiğine geldim
Sevinçle içeri girdim
Ben Ningal'ın (evinin) eşiğine geldim
Sevinçle içeri girdim
O, (Domuzi), benim anneme o sözü söyler
Servi ağacının yağını, evin döşeğine serper
O, Ningal’a o sözleri söyler
Servi ağacının yağını evin döşeğine serper.
****
Yaşayan evi hoş kokutan
Sözleri sevinç getiren o,
Benim beyim, en temiz ve saygılı üyedir
“Ama-Uşamgal-anna” “Sin’in” damadı!
Benim beyim! Senin bitkilerin tatlıdır
Senin sahrandaki otların ve tahılların tatlıdır
“Ama-Uşamgal-anna”! senin bitkilerin tatlıdır
Senin sahrandaki otların ve tahılların tatlıdır.[116]
No 24: Bu
yazıların çoğu bozulmuş durumda günümüze kalmış 5-12. satırları “İn-anna” nın
söylediği koşuklardan ibarettir. O, onu sevmekle kendini mutlu hissediyor.
(Domuzi benim yanıma gelmiştir. Ben kendimi onun yanında mutlu hissediyorum.)
Ey benim .... haydi kucaklaşalım
Gel ..... sevinçle birbirimizle bakışalım
Ey “Kulı-anna” benim beyim! yüreklerde neler var
Belki o .... olsun, vicdanı rahat yüreği sevinçlidir.
****
İn-anna yine özellikle Sümer dininin doğmaları ile
bağlantılı olan sözünü devam ettiriyor:
Ben sahibimin huzuruna giderim, ona söylerim:
Sen En-Lil'in yanında oturmuşsun,
Benim atam “Din” seni kendi yüreğinde seçmiştir,
Sen benim yüreğimde seçilmişsin, ben geldim.....
O, (Sin) ebedîlik “Tiyaranı” kutsal tacı, senin
başında koydu
Onlar... ulu tanrılar, seni dikkate alırlar
“Anûnnakiler” övgülü türkülerinin üstü ile, göğsüne
keramet
dökmüşlerdir.[117]
7.7.3. Şiirin Bazı Kelimelerinin Açıklamaları:
(1)
“Tigi” sözcüğü metinlerden anlaşıldığı gibi “koşuk, türkü” anlamına geliyor. Bu
sözcüğün kökü Türkmence “demek” dimek, diği sözcüğü ile aynı olduğu
görülebilmektedir diye düşünüyorum.Çünkü
Sümer dilinde “du” (bazen “di” şeklinde) sözcüğü, demek anlamındadır. Yine de
bu sözcükten kaynaklanan “du-ga” yani demek, söylemek sözcüğü de vardır
(ayrıntılı bilgi için bkz. Sözlük Bölümü).
(2)
ve (4): Bu sözcükler Domuzi'nin
(Tamuz'ın, Tomus'un) takma adlarıdır ve belli tanrıların dostu veya kulu
anlamındadır(bkz. Dinî Adlar Bölümü).
(3): Uşamgal: Ejderha.
“Sümer
Atasözleri”
“Bekçisi köpek olmayan
kentte
Tilki bekçilik yapar.
Gümüşü çok olan, mutlu
olabilir
Tahılı çok olan, rahat
olabilir
Hiçbir şeyi olmayan
ancak, rahat uyuyabilir.
Sümer elinde yoksullar
en sessiz insanlardır.
Yazmak hatipliğin
annesi,
sanatın babasıdır.
Annenin sözünü dinle,
Tanrı sözü gibi.
Evlenmek insan için bir
lezzettir,
Ancak, akıl için bir
zarardır.
Hükümdar gibi büyüyen,
kul gibi yaşar,
Kul gibi büyüyen,
hükümdar gibi yaşar.
Düşmanından ihtiyatlı
gez
Tıpkı bir eski ocaktan
(sönmüş ateş yerinden) ihtiyatlı
Geçişin gibi.
İyi söz herkesin
dostudur.
Kadın insanın
geleceğidir.
Oğul insanın
kurtarıcısıdır.
Kız insanın
mutluluğudur,
Gelin insanın mutsuzluğudur.”[118]

VIII
IX
Sümer güreşi Türkmen güreşi
(VIII: Alte
Kulturen ans Licht gebracht, Neue ...,Rudolf Pörtner 1975 Wien,s.85)
(IV:
Geleneksel eski bir türkmen güreşi, dügün törenlerinden bir foto)
8.
Sayı Sistemi Ve Müçe Hesabı
(12
Hayvanlı Türkmen Takvimi)
Bilim adamlarının fikrine göre altı esasına dayanan
“sayı sistemi” (sexagesimalsistem) Sümerler tarafından bulunmuştur. Bazı bilim
adamlarının fikrine göre ise bir yılın 360 güne, 12 aya, her ayın 30 güne, her
günün 24 saate ve her saatin 60 dakikaya bölünmesini de Sümerler
bulmuşlardır.
G.Ifrah’ın Universalgeschichte der
Zahlen (Rakamların Evrensel Tarihi) adlı eserinde şu satırlara
rastlıyoruz: “Bilim adamları, Yunanlılar
tarafından astronomide geniş çapta kullanılmış, altı esasına dayanan sayı
sisteminin Sümerler tarafından bulunduğunu, Mezopotamya’da yapılmış kazı
çalışmaları sonucu bulunmuş yazılar vesilesi ile ispat etmişlerdir. Sümer
dilinin sayı sisteminin de temeli altı esasındaki sayı sistemi ile olmuştur.
Günümüzde bu sistem, zaman, daire (yuvarlak) ve köşe ölçüsünde kullanılıyor.
Örneğin: her yıl 12 = 6 x 2 ay, her gece-gündüz 24 = 6 x 4 saat, daire 360 = 6 x 6 x 10 derece.
On (10) esasındaki sayı sistemin (Desimalsystem) insan
toplumlarının hemen hemen hepsi tarafından kullanılmıştır. Onun sebebi ise
insan ilk defa kendi parmaklarının sayısı esasında çevresindeki şeyleri saymaya
başlamasıdır. Ancak bunun tersine, Sümerlerin neye göre “altı esaslı” sayı
sistemini türettiklerini düşünmek zor. Onu bazı bilim adamları, bir yılın 360
günü esasında türetilmiştir derken (Türkmenlerin bir yıla “tegelek bir yıl”
yani “daire bir yıl” demeleri de dikkate şayandır, çünkü daire 360 derecedir.
B.G.) Bazı bilim adamları ise, Babil’in her saatinin bizim iki saatimize denk
olmasını dikkate alarak, Sümerlerin bu sayı sistemini bir gündüzü (günün
görüldüğü zamanı) ölçmek esasında meydana getirmiş olmasını savunuyorlar.”[119]
Becker’in açıklamasına göre, göğün yıldız kümelerini
belli hayvan resimlerine benzetmek vesilesi ile meydana getirilmiş 12 hayvanlı
takvimi Mısırlılar ve Yunanlılar Mezopotamya’dan almışlardır. Meselenin anlamlı
yönü ise, eski Çin’de geçerli olan yıl hesaplama, Sümerlerde olduğu gibi “ay
hesabı” (Kamerî) esasına göre olduğu hâlde, Mezopotamya’nın komşusu olan
Mısır’da “gün hesabına” göre (Şemsî) olmuştur.[120]
Biz burada da Sümerlerin Doğu Asya ile olan
ilişkilerinin bir örneğini görmekteyiz. Bu konunun yine ilginç bir yönü ise,
Türkmenlerin çok eski çağlardan beri kullanıla geldiği ve özel bir Türkmen
Takvimi diyebileceğimiz, 12 Hayvanlı Takviminin yani “Müçe” Hesabı’nın da altı
esasına dayanan sayı sisteminde olmasıdır. Bunun başka bir anlamlı yönü ise
“Müçe” sözcüğünün Sümer dilindeki anlamıdır, yani “mu” sözcüğü Sümer dilinde
“yıl” demektir. Türkmen dilinde ise, “müçe” 12 yıl anlamındadır. Demek “mu, mü”
sözcüğü eski Türkmen dilinde “yıl” anlamında olup “çe” ise azlığı anlatan ek
işlevinde olmuştur.
Buna ilâveten kökü çok eski çağlarda olarak son
dönemlerde yazıya geçirilen “Korkut Ata” (Dede Korkut) destanının 12 bölümden
ibaret olması, “Oğuzhan torunlarının (Oğuz boylarının) ve bu boyların
onğunlarının (damgalarının) sayısının 24 olması, bu 24 damganın 24 harften
ibaret Oğuz yazısına çevrilmesi[121],
arkeologların Türkmen topraklarından buldukları ve M.Ö. 2000 yıllara ait olan
tapınakların her yanındaki kulelerin sayısının altı olması da[122]
anlamlıdır diye düşünüyoruz.
Türkmen dilinde yaz mevsimi demek “Tomus” sözcüğü,
yukarıda da belirlediğimiz gibi Sümer dilindeki “Domuzî” ve sonraki Babil
dönemindeki “Tamuz” sözcüğü ile aynı olmalıdır. Oberhuber söz konusu çağın takvimi
hakkında şunları kaydediyor: “Tamuz, Juni-Juli (Temmuz-Ağustos) aylarına doğru
gelen ayın adı bilhassa tarım
şenliklerinin mevsimi olmuştur. Bunun gibi de bu ay ELLİL’in (yel piri, yel
tanrısının) dünyaya geldiği aydır.”[123]
Bu
bölüme bazı sayıların Sümer ve Türk dillerinde hemen hemen aynı olduğunu
hatırlatarak son veriyoruz:
Sümerce Türkçe
eş üç
u on
uşu (eş-u, üç-on) otuz(bk. Sözlük)

X
Müçe, 12 hayvanlı eski türkmen takvimi
(Türkmen
Medeniyeti Jurnali 1994-1 Aşkabat)
9. Mimarlık Ve
Heykeltıraşlık Sanatında ve bunun gibi´de İlk Yazı işaret(symbol)lerindeki
Benzerlikler:
Geçen bölümlerde, Mezopotamya'da tarih ölçeği ile çok
az bir zaman içerisinde uygarlığın çeşitli yönlerinde fevkalâde büyük
değişimler meydana gelmesini dikkate alarak, bilim adamlarının bu uygarlığın
mayasını başka bir gelişmiş ülkeden
getirilme ihtimalini öne sürdüklerini açıklamıştık. Örneğin maden bulunmayan
Mezopotamya'da gelişen madenciliğin meydana gelmesi, bu teknolojinin daha önce
madenciliğin yurdu olan Anau (Änew) gibi bir ülkeden getirilmiş olma ihtimalini
öne süren fikirleri de gördük. Mezopotamya'da meydana gelen mükemmel sulama
sistemi konusunda da aynı düşünce öne sürülmüştür. Biz tarımcılığın dünyada ilk
kez Orta Asya’da, özellikle de Türkmenistan'da gelişmeye başladığını tarihî
kaynaklardan öğreniyoruz:
“Yeryüzündeki en eski ve gelişmiş tarımcılık
uygarlıklarından birisinin başlangıcını ve gelişmesini gösteren çok eski
kalıntılar İran dağları ile Turan sahrasının arasındaki sınır bölgede bulundu.
Böyle kalıntıların en eskisi Cebel mağarasında (Türkmenistan'ın Balkan elinde
B.G.) eski neolitik insanların yaşadığı zamana yani tahminen M.Ö. 5,000. yıla
aittir. İlk sırada, Aşkabat'ın 30 km kuzeybatısındaki Ceytun'un yakınında
bulunan yerleşim bölgesi buna örnek olacak anıtlardır.”[124] Mezopotamya'da
ise bu süreç gördüğümüz gibi M.Ö. 3,000. yıldan itibaren meydana gelmiştir.
Türkmenistan ile, iklimi benzer olan Mezopotamya
arasında mimarlık ve heykeltıraşlık sanatında da çok anlamlı benzerlikler vardır.
Bu bölümde, eski Türkmenistan ve Mezopotamya hakkında bilim adamlarının bulgu
ve görüşlerini verdikten sonra, iki bölge arasındaki anlamlı benzerlikleri ve
aralarında bulunan ilişkileri açıklamaya çalışacağız.
9.1. Mezopotamya:
Mezopotamya'ya, özellikle onun güney kesimine doğal
zenginlik çok az verilmiştir. Onun temel zenginliği su ile balçık olmuştur.
Buna rağmen (belki de gerçekten buna göre) Mezopotamyalılar bugünün uygarlığı
ile mümkün olabilecek temel iş aletleri ve teknolojileri yaratmışlardır.
Böylelikle onlar kendileri için sadece yemek, içmek ve ev malzemeleri gibi en
gerekli şeyleri temin etmekle tatmin olmayıp, üstelik daha yukarı seviyedeki
hem ruhî (manevî) isteklerine gereken sanat ve güzellikleri hem de dinle meşgul
olmaya imkân verebilecek yaşam standartını yaratmışlardır. Onlar ilk evlerini
etraflarında buldukları şeylerle süslemeye başlayarak, insanlık tarihinde en
eski ve ileri sayılabilecek düzeyde güzel sanat ve anlamlı mimarlık yaratma
kabiliyetine ermişlerdir.
Bu sanat yaratıcı zihinlerin yetişmesine, birinci
aşamada din yardım etmiştir. Tapınakların Mezopotamya'daki gibi açıkça ortaya
çıkmasına, başka hiçbir yerde rastlamıyoruz. Bu yurttaki tapınaklar ve
mihraplar, sinagogların, kiliselerin, katedrallerin (Papazların toplantı yeri)
ve bunun gibi de müslüman camilerinin başlangıç örneği olmuştur. Böyle
tapınakların inşa edilmesinin temelinde ise, insanların kutsal bildikleri ve
kendi koruyucuları olan tanrılar için de bir ev lâzımdır diyen düşünce vardır.
İnsanların yerleşikliğe geçip kendilerine ev yapmayı öğrenmelerinin hemen
ardından, Mezopotamyalılar kendi tanrılarına da kendilerininkine benzer ev
yapma düşüncesini buldular...”[125]
Kramer bu ilk basit evlerin çok büyük tapınaklara
(zigguratlara) ve köşklere kadar yükselmesini açıkladıktan sonra sözü
heykeltıraşlığa getiriyor: “İlk tapınma durumunda olan heykeller, teknik açıdan
yetersiz olmasına rağmen sanat açısından yüksek derecede değerlidir. Etkili
durumda bazı cadılı göz dikmeler (hipnotik bir bakış) ve tevazuyla sallanmış
kollar, bunların hepsi derin dinî duyguların açıkça görünüşleridir. Bununla
birlikte bu heykeller hem kendilerine duydukları gurur hem de gösterdikleri tam
saygınlığı da betimlemektedir. Bu kadar taş fakiri bir ülkede heykeltıraşlık
sanatının bu derecede gelişmesi şaşırtıcıdır”[126]
Schmökel de mimarlık ve heykeltıraşlıkta kullanılmış
ham maddelerin genelde kil balçık
olduğunu ve nadir olarak kullanılan taşların, çok uzak ülkelerden buraya
getirilmiş olmasını şöyle açıklıyor: “İnşaat yapma gücü ve kabiliyetinin ilk
örneklerini gösteren mimarlık Sümer, Akkat ve Asurlar'ın tapınaklarında ve
köşklerinde görülmektedir. Ancak gündelik konutlarda yüksek seviyede inşaat
sanatından söz etmek mümkün değil. Kireç ve mermer yalnız M.Ö. üçüncü bin yıla
ait Uruk kentindeki tapınaklar gibi çok seyrek karşılaşılan binalarda
kullanılmıştır. Diğer binalarda ise, kurak havada ve sıcak güneşte çabuk
kuruyan balçıklardan, yani, ufak samanla yoğrulan kil balçıktan üretilmiş
(dökülmüş) dikdörtgen veya (uzun gönü burçlu) çiğ tuğlalar kullanılmıştır.
Tuğlaların büyüklüğü küçüklüğü çeşitli dönemlerde değişiyor. İlk kavimlerin
döneminde 27x12x7 cm, sonraları ise genişliği 20-30 cm ve kalınlığı 9-10 cm oluyor.
/.../ Dinî binaların gelişmesi, belli bir uygarlık düzeyini gösteriyor. Bu
inşaat teknolojisi her yanı 3 metreden ibaret basit dörtgen, tek odalı
tapınaklardan başlayarak, çok odalı ve bir avlunun etrafına dizilen çok odalı
kutsal binalara kadar varan ilerleme yolunu gösteriyor.”[127]
Araştırmacı sözünü mimarlıktan çömlekçiliğe ve
heykeltıraşlığa getiriyor. “Kil balçıklar sadece tuğla yapmak için değil belki
iyice yoğrularak heykel yapmaya da yaramıştır. Mezopotamya'nın sıcak güneşi,
fazla emek gerekmeden şekillendirilmiş heykelleri kurutup sertleştiriyor. Kâse,
kap kacak, küp ve lâmba gibi evlere en gereken şeyleri yaparak ateşte pişirerek
sertleştirmeyi hem de emayelemeyi (sırlamayı) insanlar tez öğreniyorlar.
Şekillendirmenin doğasından meydana gelen güzellik, kil balçığı (toyun balçığı)
sanatın ilk hâline, malzemesine çeviriyor. Gövdesi, sapı ve kulpu yaraşır ve
güzel olarak, kullanmaya niyetlenerek pişirilmiş kap kacakların güzelliği süs
çizgileri ve çeşitli boyalar ile daha da mükemmelleşiyor.
Bunun gibi de kil balçık (toyun balçık), çoğunluğun
kullanabileceği ucuz ürün olarak heykeltıraşlık sanatının meydana gelmesinde
ham madde hükmünde işe yarıyor. Biz böyle ürünlerle M.Ö. 4-1 bin yıllar
arasında sürekli karşılaşıyoruz. G. V. Show'un fikrine göre din bütün bu
sanatın temeli olmuştur. Gerçekte eski doğunun kil balçık sanatı temelde dinî
kültürün çerçevesinde diye düşünülüyor. Çünkü biz onda çocuklu ya da çocuksuz,
bazı durumda yılanla birlikte olan sayısız anne tanrıçaları görüyoruz. Ayrıca
çıplak kızların veya göğüsleri iri ve çekici kadınların, ürünün ve bereketin
simgesi olan gözleri çok büyük öküz başlarının heykelleri ile karşılaşıyoruz.
Kamunun dinî ve hurafe inançları ve bilimleri ise
emeği çok olan sırlar ve simgeleri gerektiriyordu. Mezopotamyalılar
kazandıkları paralarla, çeşitli renklere boyanmış küçük heykelleri alarak,
evlerine götürüyorlar ve kötü ruhları kovmak amacı ile onları binanın büyük
girişine veya evlerin kapılarına oturtuyorlardı. Bunun gibi kilden yapılmış
ürünlerin yanında, pişmiş kilden (seramikten) yapılmış ve yukarıda dediğimiz
gibi halkın düşüncelerini ve dinî inançlarını anlatan işleri de görüyoruz.
Burada da tekrar sevginin piri veya anneliğin koruyucusu sayılan İn-anna
(İştar) hem de ona bağlı olan başka tanrıçalarla karşılaşıyoruz.
Yazar burada tekrar, doğum tanrısı, elinde dirilik
suyu olan tanrıçalara sundukları kurbanlar (hayvanlar) getirilmekte olan
tapınaklardan, ayakta veya çömelme durumunda olan tanrı güçleri, kahramanlar,
kaplanlar ile savaşanlardan, köpek besleyenlerden yaşama sembolü olan “kutsal
ağaç”ın iki yanında duran “çift keçi”, “ejderhalar”, “kanatlı öküzler” ve sair
konulardan söz eder.”[128]
Mezopotamya'nın mimarlık ve heykeltıraşlığı konusunda
araştırmalar yapan Moskati de bilim adamlarının yukarıda belirttiğimiz
görüşlerini onaylıyor. Moskati, mimarlıkta kullanılmış esas ham maddenin ufak
samanla yoğrulan balçıktan yapılmış çiğ tuğla olduğunu, pişmiş tuğlanın ise M.Ö
üçüncü bin yıldan itibaren kullanıldığını, bu sanatın dinle bağlılıkta
ilerlediğini ve binalarda kullanılan süs eşyaların dua ve tılsım hükmünde belli
bir dinî inanca bağlı olarak, evleri kötü ruhların karışmasından korumak için
amaçlandığı vb. hakkında söz eder. Bunun gibi taş ve madenin Mezopotamya'da kıt
olmasının büyük bir eksiklik şeklinde kendisini göstermesi ve onu çok
uzaklardan getirildiği için çok pahalı olması, bu yüzden de bu malzemeden
heykeltıraşlık sanatında kullanılmasının daha geç başlandığını açıklar.”[129]
Bu araştırmacının eserinde M.Ö. 2500 yılına ait
bronzdan yapılmış öküz başı heykelinin resmi ve onun hakkındaki düşünceleri
burada yer almaktadır. Bu öküz başının Türkmenistan'da (Altıntepe) bulunan öküz
başı heykeline çok benzemesi ilginçtir. Ancak Türkmenistan'da bulunan heykelin
birincisinin altından yapılmış olması, ikincisinin ise M.Ö. 4000 yılına ait
olması çok anlamlıdır.
Arkeolog Margueron da bu konuda şunları yazıyor:
“Mezopotamya'nın eski kentlerinde yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda,
kadın figürleri (heykelleri) çömelip oturan durumda bulunmuştur. Eski sanatın
anlamlı eserlerini gösteren bu heykellerde, kadınların insan yaşamının devam
etmesindeki büyük rolü hem de hayat sunucu gücü, onların göğüslerini, dizlerini
tasvir etmek vesilesi ile daha büyük ve anlamlı şekilde gösterirken başları
ancak, küçük ve güçsüz durumda gösterilmiştir. Bu heykeller dinî düşüncelerin
ortaya çıkmasının değerli örnekleridir. Yine hayret verici bir şey ise, bu
heykellerin arasında “öküz”e aşırı saygı gösterilerek yer verilmesidir.
Mimarlıkta bir kubbeli yapılan binalarla çok karşılaşıyoruz. Onlar genel şekil
ve tarz açısından, son dönemin mimarlığını da uzun süre etkilemiştir.”[130]
Margueron M.Ö. 2600’lü yıllara ait bir öküz başı
heykelinin resminin altında şöyle bir açıklama yazmıştır: “Bakır heykeltıraşlık
sanatına ait ve gözleri sedef ve gevher taşından yapılmış öküz başı; boyu 17 cm
(Bağdat-Irak Müzesi)”. Belli bir amacı anlatmak için yapılmış bu sanat eseri,
tapınakların mimarlığında süs için kullanılmış olmalı. “Öküz” başı kutsallık
sembolü olmuştur. Sümer-Akad anıtlarında karşılaşılan tanrıların ve
tanrıçaların, (yarı tanrıların) başlarındaki boynuzlu taçlar böyle bir
düşünceyi açıklıyor. Bunun gibi bir gelenek M.Ö. üçüncü bin yıldan itibaren
Asur dönemine kadar miras kalmıştır.”[131]
9.2. Türkmenistan
Şimdi, bu konudaki uzmanların son araştırmalarına
müracaat ederek Eski Türkmenistan mimarlığına bir göz atalım. Arkeolog Memmedof
şunları kaydediyor: “Arkeolojik kazı çalışmaları sonucunda Türkmenistan
toprağının, doğunun en eski uygarlık bölgesi olduğu tespit edildi. Arkeolojik
keşifler bizim yurdumuzda geçen aşamalarıdeki, Türkmen halkının uygarlığının o
cümleden olarak mimarlığın köklerine göz atmaya imkân yarattı.
M.Ö. 6000 yılda (neolitik çağda) kurulmuş Ceytun
uygarlığına ait olan konutların özelliği, plânlarının düzensiz olmasıdır. Bu
köyler bir odalı dikdörtgen konutlardan oluşmuştur. Her odada bir ocak vardır.
Bu odaların duvarları saman katılmış balçıktan üretilen tuğlalarla yapılmış ve
kil ile sıvanmıştır. Ceytun Uygarlığına ait olan anıtların arasında Göktepe
çevresinde yerleşmiş Pessecikdepe adı ile tanınmış anıtlar çok ilginçtir.
Burada konutların yanı sıra tapınakların da üstü açılmıştır. Tapınakların
içindeki duvarın yüzü avcılıkla ilgili resimler ile süslenmiştir. Bu resimler
dünyanın en eski betimleme sanatının ilk örnekleri sayılıyor.
Altıntepe mimarlığının arasında özel belirlemeli
binalar, ziggurat şekilli tapınaklardır. M.Ö. 2000 yıllarında Marguş'da bulunan
tapınakların, konut komplekslerinin ve köşklerin kalıntıları M.Ö. 2000
yıllarında burada özel bir mimarlığın gelişip filizlendiğini ortaya koymuştur.
Genellikle Margiana'nın bronz dönemine ait olan mimarlığı, kendinden önceki
dönemlerin plânlama geleneklerini hem de kendi çağının inşaat sanatının en
önemli üstünlüklerini kendisinde toplayarak, özel bir mimarlık ekolünü meydana
getiriyor. Bu ekolü oluşturan mimarlık
plânlama prensipleri, sonraki dönemlerin mimarlığını büyük ölçüde
etkilemiştir. Buna örnek Türkmenistan topraklarında muhafaza edilmiş ve XIX.
yüzyıla kadar Türkmen ev yapma sanatının evrimini gösteren mimarlık anıtlarıdır.”[132]
Türkmenistan Arkeoloji Araştırmaları başkanı Sarianidi
şunları kaydediyor: “...Gerçekten de M.Ö. 6000 binli yıllarda, yani günümüzden
sekiz bin yıl önce Orta Asya'da ilk çiftçilerin ilk köyleri meydana gelmiştir.
Onlar yerli uygarlığın, eski doğu görünüşünün temelini atmışlardır. Yerli Güney
Türkmenistan uygarlığının gelişip filizlenmesi sonucunda ilk çiftçilerin basit
köyleri son yüzyıllar, hatta bin yılların devamında gerçek kent seviyesine
kadar yükseliyor. Gözden uzaklaşmış kentlerin harabeleri Köpet Dağ eteklerinin
bu biçimdeki görünüşlerini verir.” [133]
Türkmen heykeltıraşlık sanatının kökleri konusunda,
Kurayeva şunları yazıyor:
“Heykeltıraşlığa Türkmen süsleme sanatının en eski görünüşü demek
mümkündür. O, Taş Devrinin son döneminde meydana gelerek, karmaşık ve çok
basamaklı gelişme yolunu geçmiştir. En eski gelenekler ve görenekler, ölüyü
toprağa vermek geleneği ile heykellerde, eski çağ insanlarının kendilerini
kuşatmış dünya ile sağladıkları ilişkileri de açıkça göstermiştir.
Doğa güçlerine tapınmak, cadıcılık gelenekleri, işte
Taş Devri’nin son dönemlerinin eski sanatının meydana gelmesinin ruhî atmosferi
takriben böyledir. Burada o dönemde heykeltıraşlıkta geniş düşünmenin ilk
düğümleri atılmıştır. Onlarda, insanın kendi çevresini kuşatmış doğanın
durumuna akıl erdirmesinin uzak ve karmaşık süreci etkisini gösteriyor. Orta
Asya sanatı üzerinde çalışan Pugaçenkova’nın gösterdiği örnekler çok ilginçtir.
Onun doğrulamasına göre, eski çağda Türkmenistan arazisinde çiy ve pişmiş kil
balçıktan yapılmış hayvan resimleri ile karşılaşılıyor. Vinkelman adlı bilim
adamı ise kili ilk ham madde diye belirliyor. Biraz kaba yapılmış bu resimler,
hayvanların genelleştirilmiş olarak yüz ifadesini gösteriyor. Eski insanlar
kendileri ile çevre ve hayat arasındaki ilişkileri işte böyle beyan
etmişlerdir. Keçi, koyun ve öküz gibi hayvanların kemikten ve taştan yapılmış
şekilleri, eski çağda yontu şeklinde kullanılmıştır. Onu kısır kadınlar doğum için
ve ayrıca kötü ruhları kovmak için takınmışlardır. İnsan şekilleri de aynı amaç
için kullanılmıştır. Onların arasında kadın şekilleri daha çok ve geniş alanda
yayılmıştır. Onlar Ceytun’da Garadepe’de bulundu. İlkel insanlar kadınla erkek
arasındaki bazı önemli beşerî farklılıkların ayrımına varmışlardır. Abramova bu
konuda dört tane temel yönü görüyor: 1.
Kadının ev ocağı ile ilişkisi. 2. Kadının nesil ile ilişkisi. 3. Kadının nesil
başlatıcı hükmünde tasvirlenmesi. 4. Kadının av büyüsündeki rolünün açıklanması.
Bunların hepsi birlikte, ana erkilliğin hâkim rolde
olduğu dönem ile ilişkilidir. Güney Türkmenistan’ın genelinde bulunan, çömelip
oturma durumundaki kadınları tasvirlendirmiş olan eski kil heykeller M.Ö.
6000’li yılların, Taş Devri’nin çok eski dönemlerine aittir. Taş Devri’nden
Bronz Çağı’na geçiş dönemine ait kızılımtrak boyalı, pişmiş balçıktan yapılmış
birtakım şekilcikler vardır. Masson ve Sarianidi bu tür şekilciklerin 7
görünüşünü belirliyorlar. Eski dönemin insanı tüm görüntüsünün yerine gövdenin
bir bölümünü şekillendirmiştir. Bununla birlikte kadın-ananın temel simgelerini
belirlemişlerdir. Tanrıçaların meydana gelmesi de bunlardan kaynaklanmıştır. Bu
ise yaşam sırlarının temel simgeleri olmuştur. Böylelikle büyücülük
fonksiyonları, sanatsal mükemmelleşmeyi ikinci plâna düşürüyordu. O dönemler
heykeltıraşlık sanatı yol ayrımında duruyordu.”[134]
Türkmenistan ve Mezopotamya ilişkisi konusunda
yakından ilişkileri olan bir kaç Rus uzmanının görüşlerine bakalım: Massona
göre “Mezopotamya’nın Ur kentindeki mezarda bulunan öküz başı heykelinin
Türkmenistan’da bulunandan farkı, süslemesinin orada yakut taşı ile olmayıp
belki lâzurit ile yapılmasıdır.”[135]
Orta Asya’da arkeolojik buluntular arasında mühürlerin
yüzünde ve diğer bazı eşyalarda yılan şekilleri görülüyor diyen Antonova’nın
fikrine göre: “Bu tür şekiller yılan tanrısının sembolüdür. Mezopotamya’da
tanrı Marduk da yılan sembolü ile tasvir edilmiştir.”[136]
Türkmenistan’ın en eski medeniyetini araştırma
çalışmalarına da bizzat katılmış ve altından yapılmış meşhur öküz başının
heykelini kendisi bulup değerlendirmiş olan büyük arkeolog Masson şu bilgiler
verir: “Altıntepe çevresinde ilk tarımcılık yerleşim medeniyetinin en geç İ.Ö.
5000’li yıllarda ortaya çıkmış olduğu açıktır. Onlardan yüzü ilkel geometrik
nakışlarla süslenen kupa kırıntıları kalmıştır. O dönemde yaşayanlar, kendi
türettikleri uygarlığı geliştirmede ve yaymada başarılı olmuşlardır. Biz bu
gelişmeyi takip ettiğimizde, kupaların devamlı güzelleştiğini ve süslerinin arttığını
görüyoruz. Artık, süslere hayvanların ve insanların resimleri de giriyor ve
kompleksleşiyor. Birbirine uyumlu iki boyalı nakışlar, Türkmen keçelerinin
yüzündeki nakışları hatırlatıyor...
Kazı çalışmalarında sık sık karşılaşılan pirinçten ve
güzel taşlardan yapılmış kap kacaklar, tekniğin gelişmesini anlatır. Onlar
tarımdan daha çok ürün almak için çeşitli sulama kuralları geliştirmişlerdir.
Radio-Karbon usûlü ile kesinleştirildiğinde, kurulmuş en eski kentlerin tarihi
İ.Ö. 3. bin yıla doğru gelmektedir. Bu eski kentlerin nüfusu, tahminen göre
6000-7500 kişiden ibarettir. Bu sayı o dönem için çok anlamlı bir rakamdır.
Sümer’in medeniyet merkezi olan UR kentinin nüfusu da İ.Ö. 2500 yılında 10, 000
kişiden ibaretti.”[137]
O, Altıntepe’nin mimarlık ve heykeltıraşlık sanatının
özellikleri ve onların dinle olan ilişkileri hakkında şunları kaydeder: “Taştan
yapılmış bir plaketin yüzündeki bir haç ile yarımayı şekillendiren, bir kurt
ile öküz başının heykellerinin bulunması, özellikle dikkat çekici ve
anlamlıdır. Öküzün gözü ile ay şeklindeki heykelciğin yanındaki yıldız,
yakuttan yapılmıştır. Bu eşyalar birlikte dikkate alındığında belli bir
kompleks ve çok yönlü fonksiyonu anlatmaktadırlar.
Mezopotamyadaki en eski dini metinlerden anlaşıldığına
göre, Ay Tanrısı (veya tanrıçası) Nin-Sun, güçlü ve sert öküz görünüşünde
tasvir edilmiştir. Heykeltıraşlar onu altından yapılmış öküz şeklinde
anlatmışlardır. Ay tanrısı (veya tanrıçası) Sümer’in UR kentinin en üst
düzeydeki korucusudur. Nin-Sun’un Altıntepedeki yerel örneği olan bir Ay
Tanrısı da dikkati çekiyor. Ona da Altıntepe’nin dini kompleksi takdim
edilmiştir. Bu kompleksin Sümer Zigguratının prototipi olduğu açıktır. Bu
merkez, Altıntepe kentinin kuruluşunun özelliğinin simgesidir.
Mimarlık üzerinde yapılmış incelemeler, Altıntepe’de
de Sümerde olduğu gibi, uzunlukları ölçmekte belli bir sistemin kullanıldığını
ispat ediyor. Çok sayıda bulunmuş ağırlık ölçücü taşlar, ağırlıkları ölçmekte
de özel sistemin olduğu hakkında söz etmeye imkan veriyor. Bu ölçülerle,
toplanan ürünlerin ağırlığını ölçmüşlerdir. Madenciler çeşitli metallerin
ağırlıklarını çok doğru ve hassas ölçerek, onları eriterek yeni metaller
üretmişlerdir.
Heykeltıraşlıkta çok büyük başların küçük gövdelerin
üstüne oturtulması ve dikkat çekici büyüklükte çok iri gözlerin konması da
görülmektedir. Sümerlerde bunun gibi iri gözler ve kulakların, bilgelik ve
duyarlılık organları hükmünde, Tanrıların her şeyi görmeye ve işitmeye kadir
olduğunun simgesi olması anlamsız değildir. Altıntepe medeniyetinde, yeni
metodlarla tasvirlendirilip anlatılması gereken bir dini sistemin ortaya çıkmış
olduğunu savunabiliriz.”[138]
Masson Altıntepe uygarlığında belirli bir yazının
ortaya çıktığını isbat eden belgelerin bulunduğu konusunda ilginç ve anlamlı
bilgiler veriyor: “Nüfus sayısının
değişmesi ile çok genişlemiş bilgileri, belirli notalara almak vesilesi ile
saklanılmalı idi. Bu sorun ise elde edilmiş olan bilgileri tespit edebilecek
itibarlı ve uygun işaretleri düşünüp bulma mecburiyetini ortaya çıkarmıştır. Bu
mecburiyetten dolayı, Altıntepe sakinlerinin belirli bir yazı sistemini bularak
kullanmış oldukları büyük ihtimaldir. Gerçekten de seramikten yapılmış Tanrıça
heykellerinin yüzüne çizilmiş birkaç işaret bulundu. Bu işaretleri birbirine
uygun gelen 6 guruba ayırmak mümkündür. Bunlar devamlı olarak tekrarlanmaktadır
ve her bir heykelde çeşitli işaretler özel formalarda birbiri ile
bağlanıyorlar. İlk sırada bir yıldız (*) işareti ile gökteki bir Tanrıçayı,
çiçeklenmiş bir ağacın budağı ile de, belirli bir bitimliğin yahut buğdayın
“korucu Tanrısını” anlatmış olmalıdır. Bu işaretlerin birkaçı protoelam (Elam
öncesi) piktografında da görülmektedir.